Aklın Neresindeyiz?

0

Aklın Neresindeyiz?

Birkaç gün önce Milli Eğitim Bakanlığında üst düzey bir bürokrat “Başkan”, “Sosyal bilimler liseniz var, “Yedi güzel adam yetişiyor mu?” diye sordu?
Aslında diyordu ki; milyon trilyon bütçelerle konforundan taviz vermediğimiz yeni binalara, yenisini istiyorsunuz ama gaz lambası ışığında okuduğu cümlelerden ruhuna attığı tohumlardan şiirler açan çocuklar var mı? Altı delik ayakkabısından sızan kar suyunun yaktığı ayak parmakların acısına rağmen elindeki simidi paylaşan koca yürekler var mı? Lastik ayakkabısını yastığının altına koyup yeni kokusuyla hülyalara dalan mutlu gençler var mı? Üç-dört kişinin paylaştığı tahta sıralarda büyüyen kardeşler var mı? Parmağından kısa tükenmiş kalemiyle yazan arkadaşına kalemini kırıp paylaşan yazarlar var mı?
Doğru ya kandil lambasından, lastik çarıktan, soğuk yanaktan, kaba yerini nasırlaştıran sıradan, tozlu kara tahtadan, dip dibe dört kişi oturulan sıralardan soran, sorgulayan, merak eden, araştıran, düşünen, tefekkür eden, idealist, üretken, yenilikçi, yaratıcı, okuyan, yazan, girişimci, mucit, sanatçı, millî ruha, evrensel akla sahip, insanlar yetişti tarih boyu.
Gaz lambası yerine floresanlar, kara tahtalar yerine akıllı tahtalar, sobalar yerine kaloriferler, yürüme mesafesine servisler, cicili bicili kitaplar, defterler, kalemler, çantalar vs. vs. aldı ve eğitimin gözdeleri(!), olmazsa olmazları artık;
Tükenmeyen kalemlerimiz vardı ama yazamaz olduk. ,
Altı delik olmayan konforlu ayakkabılarımız oldu ama yürüyemez olduk.
Süper market kantinlerimiz oldu ama paylaşamaz olduk.
Bir öğrencim akıllı tahtalar kurulduğunda henüz tam olarak kullanamayan bir öğretmeninden dert yanarken “hocam, tahtalar geldi ama aklı gelmedi” demişti.
Bu yeni tasarımda dünyayı değiştiren dâhilerin de yetişmesi gerekirdi.
Ama olmadı!
Yüzlerce yıl bu tarladan başak yetişmedi! Bu bahçede çiçek açmadı! Fidanlar ağaca, ağaçlar meyveye durmadı! Yetişenleri ya dolu vurdu ya kar. Ya soğuk vurdu ya bahçıvan tırpanladı. Ya yaban otları daladı ya da komşunun sürüsü talan etti.
Aslında hepimiz el âlem duymasın diye, aynı soruyu sessizce sorduk, mırıldandık:
Gözde liselerimiz; Anadolu, Fen, Sosyal Bilimler, Sağlık Bilimler, İmam Hatip, Güzel Sanatlar ve Spor Liselerimizden ve bunların ilgili fakültelerinden dünyanın yönünü değiştiren, kaç bilim adamı, düşünür mezun ettik?
Bizim Mimar Sinanlarımız, Farabilerimiz, İbin Haldunlarımız, Harezmilerimiz, Birûnilerimiz, Ali Kuşçcularımız, İbin Sinalarımız ve diğer dünyanın çocukları Einsteinlarımız, Teslalarımız, Edisonlarımız, Galileolarımız, Aristolarımız vs. vs. nereye saklandılar…Bunlara benzeyen yakın çağda, kaç kişiyle canlı kanlı görüp tokalaştık?
Dünya bilim tarihinde yaşatıla ve bizim övündüğümüz isimlere nispet “boynuzun kulağı geçtiği”, kaç halef yetiştirdik? “Aaa, bu da benim hocam!” dediğimiz, anılan ve ilk 100’e giren, kaç bilim adamımız oldu?
Gerçekten, milyon trilyon bütçelerden sonra, biz “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”nun hangi bilen tarafındayız? “Siz hiç düşünmez misiniz? ”in hangi düşünenlerindeniz?
Bizim güzel adamlarımızın sayısı neden yedi? Yedi yüz değil, bin yedi yüz değil?
Ağzımıza pelesenk olmuş bir mecaz: “Teori ile pratik aynı değil. Okullarda öğretilenler, gerçek hayattan farklı.” Bunu büyüğünden küçüğüne her makamdan duyarsınız.
Madem böyle, gerçek hayatla ilgisi olmayan sahte bilginin neden hamallığını yaptırıyoruz, neden okutuyoruz? Ya da aksi durum ki bunu düşünemiyorum… Sadece teorik olsun diye mi? Bizler “mış” gibi yaşıyoruz, yazanlar çizenler mi “mış” gibi yazılo çiziyor.
Yunus’un dediği gibi, “… bu nice okumaktır!”
Son cümleye değil de belki de başa konması gereken P. Senge’nin manidar tespiti anlayana çok şey anlatıyor: “Bir organizasyonun öğrenme isteği ve kapasitesi, kendi mensuplarınınkinden daha büyük olamaz[1]
Gerçekten aklın neresindeyiz?
 
[1] Peter M. Senge, Beşinci Disiplin, YKY Yayınları, İstanbul, 2013

Kaynak: Aklın Neresindeyiz? - Nadir YILDIRIM

Farkındalı Çaresizlik

0

Farkındalı Çaresizlik

Hadi bir oyun oynayalım.
Masamızda büyük bir tablonun, irili ufaklı bölümlere ayrılmış parçaları var. Karşımızdaki duvarda da bu parçaları birleştirdiğimizde ulaşacağımız büyük resim. Masanın bir yanında bu tabloyu yapan ressamın hazırladığı bir kılavuz, kitapçık, daha önce bu oyunu oynamış olanların hatıraları ve notlarının bulunduğu defterler ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı öğreteceğini iddia eden başka oyuncular var.
Akıllı bir oyuncu sizce ne yapar?
İnsan hayatının büyük bir bölümünü, kendisine daha başlangıçta bir bütün olarak lütfedilen büyük resmi, parçalayıp, küçük parçalar haline getirip sonra bu parçalardan hareket ederek yeniden o başlangıçtaki büyük resme ulaşmaya çalışarak geçirir. Çünkü çok erken bir çağdan başlayarak sorunları parçalara ayırmaya, dünyayı bölümlemeye alıştırılırız. Görünüşte bu, karmaşık ödevler ve konularla daha kolay baş edilmesini sağlar, ama bunun için eylemlerimizin sonuçlarını göremez hale geldiğimiz, parça bütün ilişkisini kaybettiğimiz ve büyük resimde açıkça bize ulaştırılmaya çalışılan mesajı anlayamadığımız gizli, anormal, ağır bir bedel öderiz; daha büyük bir bütüne bağlantı duygumuzu kaybederiz.  Bu, kırık bir aynanın parçalarını yeniden bir araya getirerek, gerçek görüntüye ulaşma çabasıdır ve boşunadır. Zaten bir süre sonra bütünü görmeye çalışmaktan hepten vazgeçeriz.[1]
Bir nesnenin, bir olayın, bir yerin, bir insanın, bir toplumun, bir olayın sadece bir yönüne ait bilgiye ulaşarak onun ne olduğunu tahmin etmek, buradan hareket ederek bir yargıya ulaşmak alıştırıldığımız ve eğitildiğimizi gibi parçalardan hareket ederek “büyük resmi” görme çabamıza bir örnektir. Küçük ölçekli durumlarda başarı mümkün olsa da ölçek büyüdükçe bu çaba biraz önce ifade edilen kırık aynalardan gerçek yansımaya ulaşma çabası gibidir ve beyhudedir.
Alışageldiğimiz şekliyle zihnimize küçük yaşlardan itibaren yerleştirilen, referans olan çok şey var. Atasözleri, özdeyişler, okutulan/okunan kitaplar, izlediğimiz filmler, diziler, reklamlar, dini, ahlaki öğretiler, ilkeler, sosyal kurallar, komşu muhabbetleri, akran paylaşımları, iş yeri dedikoduları, kulağımıza fısıldanan nereden geldiğini bilmediğimiz onlarca küçük parçacık, büyük resim hakkında hüküm vermemize ve bu yönde tutum ve davranış geliştirmemize, hatta bir ideolojinin savunucusu olmamıza neden olur.
“İlim beşikten mezara kadardır”.  Sürekli öğrenir ve sürekli yeni bir fikir üretiriz. Aileden başlayarak devam eden belki üniversite sıralarından sonra çalışma hayatımızda geçen uzun bir süre, bize dünyayı algılamamızı ve görmemizi sağlayan bir dizi numaralı gözlüklerle hayatı görmeye çalışırsınız. Bunlar hepten yanlış ya da hepten doğru olmasa da görebildiğimiz her ne ise onunla da yaşamaya alışır, belki de bu alışkanlıklarımızla da gömülürüz.
Komedyen Cem Yılmaz’ın bir parodisi bu durumu anlatan güzel örneklerden biridir: TV programlarında sunucunun, çocuklara bir oyuncağın nasıl yapıldığını göstermek için gereken malzemeleri sıralayıp, nasıl yapılacağını öğretmesini bekleyen izleyicisine, “gerçi burada yapılmışı var” diyerek, bitmiş, tamamlanmış bir oyuncağı göstermesi gibidir bu. Burada insanın durumu da, o oyuncağı yapmak için malzemeleri heyecanla hazırlayan, ekran karşısında “yapılmış hazır” oyuncağı görerek şaşkın şaşkın ekran başında apışıp kalan çocuk gibidir.
Oyun odasına dönecek olursak, masanın etrafında, siz daha elinizdeki parçanın ne o olduğunu anlayamadan, “düşünmeye ve araştırmaya gerek yok, ben senin yerine düşündüm, buldum, burada bulunmuşu ve düşünülmüşü var” diyenlerle doludur.
Aslında buraya kadar bir sorun yok. “zaten yapılmış ve yaşanmışı”  kabul ederseniz sorun yaşamazsınız. Çünkü çevrenizdeki hemen herkes bu durumda sizin gibi aynı “resmi” görmemizi sağlayan yine başkalarının lütfettiği aynı renkli numaralı gözlükleri kullanmaktadır. Asıl sorun, sizin,  “gerçekten dokunduğum, gördüğüm, duyduğum şey, bana söylenen şey midir?”, “Bana öğretilen şey gerçekten öğretildiği gibi midir?”, “Bana olduğu söylenen olay, gerçekten böyle mi olmuştur?” sorusunu, sormanızla başlar.
Bundan sonrası eğer vazgeçmezseniz, parçalanmış büyük resim, sizin için yavaş yavaş bir araya gelmeye ve büyük resim oluşmaya başlar. Artık olaylar sizin için tek boyutlu olmaktan çıkarak, düşünce yeteneğinize, doğruyu bulma azminize, araştırma çabanıza bağlı olarak onlarca, yüzlerce boyutla görünmeye başlar.
Belki bunun sonucunda varacağınız nokta başlangıçta ilk gördüğünüz şeydir belki de görünenin ötesinde daha farklı bir güzelliktir. Sonuçta bu, sizin araştırmalarınızın, merakınızın, kontrollerinizin ve öğrenme emeğinizin sonrasında ulaştığınız boyuttur.
Peki,  büyük resmi görmek bize ne sağlar?
Öncelikle, olan biten her şey karşısında önyargıdan uzak, gerçekçi, aklın ve duyguların kabul ettiği bir gerçekliğe ulaşmamızı sağlar. Siyasi, iktisadi, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, dini, kültürel, ahlaki olarak insanlara ve hayata karşı bakışımıza derinlik kazandırır. Günümüzde özellikle ülkemizde sık sık karşımıza çıkan yalan yanlış algı operasyonlarına kanmadan gerçekleri bütün olarak görmemizi sağlar. Bir haber manşetinden hareketle toplumu yargılamadan doğruyu, yanlışı öğrenmemizi sağlar. “Hepçilik” ya da “hiççilik” tuzağına düşmeden, eğitimde merakı, öğrenmeyi, gerçeğe ulaşma hazzını, “dünyanın” bir harita gibi göründüğü yerden, görmemizi olan biten her şey ve hakkında fikir sahibi olmamız sağlar. Daha da önemlisi, ilmi olarak, araştırmaya ve bilimsel ilkelerle, düşüncemizi olgunlaştırır, felsefi olarak hayatı, insan kıvamında “hikmeti” anlayarak, insanca yaşamamızı ve yaşatmamızı sağlar.
Tüm bunlar, insanlığın çağlar boyunca kültürel değerlerinin, tecrübelerinin, sorunlara karşı bulduğu çözüm yollarının yok sayılması değil, aksine “iki günü eşit olan ziyandadır” düsturunda gösterildiği gibi, insani kazanımların üzerine bir o kadar daha katkı sağlamaktır. Her saati, her günü, her yılı, her çağı diğerinden farklı kılmaktır. Mirasyedi tembelliğinden kurtulup düşünmek, akletmek, hakkın ve hakikatin bulunmasına, anlaşılmasına, yaşanmasına, araştırılmasına emek vererek, helalinden ve değerinden, insanlığa katma değer sağlamaktır.
İnsanı ve insanlığı sarıp sarmalayan zaman tünelinde karşımıza çıkan, soyut-somut, mikro-makro parçalar hakkında bilgi sahibi olmak ilm’el yakîne, bunlar arasındaki bütün parça ilişkisini kavrayarak, büyük resmin varlığına şahit olacak tecrübeye sahip olmak ayn’el yakîne, tüm bunların evrensel gerçeklikte, büyük resmin var oluş nedenini hikmetleriyle kavramak hakk’el yakine ulaştırır ki, insan tadında yaşamak, insanca yaşatmak için ulaşılması gereken de bu olsa gerek. Bu da ancak, eğitim sisteminin merakı, araştırmayı, öğrenmeyi, düşünmeyi, felsefeyi, tefekkürü, hikmeti ve hakikati yakalayan bireylerin yetişmesini sağlayacak sistemin kurgulanmasıyla, zihnimize yerleştirilen, bütünü yakalamamıza engel olan bilgi parçacıklarının bütünün bir parçası olduğunu kavratmasıyla, beşer düzeyinden insan düzeyine yükselişin yollarını gösteren, dikte etmeyen prensiplerle donatılmasıyla mümkün olsa gerek. Yoksa insanlık bir fili tanımlayamayacak kadar kör, sahip olduğu salt bilgide ısrarcı, inatçı ve ben merkezli bir canlı olmanın ötesine geçemeyecek.
Söylenenlerin hiç dokunmadığımız, kültürel referanslarımız arasında ”kal’da kalmış, tozlanmış bir “hâl durum” olması da ayrıca trajikomik bir durum: İlm’el Yakin, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olma hali.
Ve ne yazık ki “İslam Dünyasının” dilemması, bu halin çok ötesine, savrulmuşluk, savurulmuşluk, öğretilmiş ve öğrenilmiş, farkındalı çaresizliktir.

 
[1] Peter M. Senge, Beşinci Disiplin, YKY Yayınları, 2013.

Kaynak: Farkındalı Çaresizlik - Nadir YILDIRIM

Bilmiş midir?

0

Bilmiş midir?

Bekleme mekânları ilginç yerler… Duraklar, çay-kahve ocakları, cami avluları, hastane koridorları, uzun kuyruklar vs.
Buralarda özelden tüzele, resmi olandan gayr-i resmi olan şeyler, amirini çekiştiren, öven, söven. Siyasetin altından girip üstünden çıkmalar. Yandaki görevliden, sınırdaki askere varıncaya kadar.
Bazen isteyerek çoğu zaman istemeyerek göz-kulak misafiri olduğumuz bu yerler tam bir laboratuvar.
Bazen, iki doğrudan bir yanlışın nasıl çıkarıldığını, uluslararası siyasetin karar mercii gibi hüküm verilmesini, hükümet, muhalefet gibi konularda lehte aleyhte nasıl hüküm verildiğini öğrendiğimiz yerler.
Özelinden aile hayatlarına, arkadaş ilişkilerine, borç ve alacaklarına varıncaya kadar insanların konuştuğu yerler.
Buralarda duyduğumuz her şey sosyal medyadaki yarım yamalak. Başından, sonundan sıranız geldikçe yapılan anons sesine karışan, uyarı sesine karışan, sahibini bir daha görmeyeceğiniz, daha sonra sizi etkiyenleri hatırladığınız cümleler. Doğruluğu eğriliği, yalanı dolanı analiz edilmeden kulağımıza mandallanan kelimeler. Unuttuğumuzu zannettiğimiz, bilgi kuruntuları. İyisi de var kötüsü de…
Sosyal medya, gazete başlıkları, TV’den anons edilen tek cümlelik, okuyarak zaman harcamayalım diye bize sunulan, ötesinde ne olup bittiğini bilmediğimiz etkili cümleler. Zihin bahçemize atılan tohumlar.
Bilgisiz fikir sahibi olmanın ocağından yetişen ön yargılı toplumların da algıya açık, propagandaya zafiyet gösterir durumu da bundan. Küçük bir kıvılcımla, yangın çıkarmaya müsait bir sosyal ortamın sebebi de bu.
Derin derin düşünmeden, kime ne yararı var, zararı ne olur demeden, kime hangi katkıyı sağlayacağını düşünmemize fırsat vermeyen etkili cümleler. Yüz kırk kelimeyi, pardon yüz kırk karakteri geçemeyen, “cıvıltılar”
“Yerin kulağı var mı bilmem ama insanlar çok konuşuyor.” diyen anlamlı bir söz okumuştum, sosyal medyanın filozof aforizma dâhilerinden. Az okuyup, az düşünüp, az tefekkür edip çok konuşulduğunu anlatmak isteyen bu cümleye hak vermemek elde değil. Bunun böyle olduğunu bekleme salonlarındaki muhabbetler ele veriyor zaten.
“Yarım hoca imandan, yarım doktor candan eder” der atalar.
Peki yarım bilgi ne yapar!
Hangi olay ya da şey olursa olsun önem durumuna göre özellikle devletin, milletin genelini ilgilendiren konular mutlaka, ince ince düşünülmeden ne red edilmeli ne de kabul edilmemeli.
Bilmediğimiz şeyi nasıl kabul ya da reddedebiliriz ki!
Bütünü görmeden, parçalardan bütün olan biteni, önünü arkasını nasıl anlayabiliriz ki!
Bu yazıyı özetleyen güzel bir olayla bitirelim; Gerçekliği var mıdır? Bilmem ama meramı anlatması bakımından bence manidar…
Bir üniversitenin biyoloji hocası sınıfa girer. Her öğrencinin masasında bir mikroskop ve bir sınav kâğıdı.
Öğrenciler soruları yazmak için ellerinde kalem heyecanla beklerken, Hoca: “Arkadaşlar, önünüzdeki mikroskoba yerleştirilmiş bir böcek bacağı var. Herkes kendi mikroskobuna yerleştirilmiş böcek bacağını inceleyerek, bu bacağın hangi böceğe ait olduğunu bulacak. Başka soru yok” demiş.
Öğrenciler şaşkın şaşkın, itiraz ederlerken, hoca kapının sert bir şekilde çarparak kapatıldığını ve bir öğrencinin dışarı çıktığını görmüş.
Hoca: “Kim bu terbiyesiz?” diye bağırınca, kapıdan, dışarı çıkan öğrenci, sadece bacağını uzatarak: “Hadi bil! Hadi bil!” diyerek, bağırmış kapının ardında saklandığı yerden.
Bilmiş midir?

Kaynak: Bilmiş midir? - Nadir YILDIRIM

Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz

0

Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz

Tarih, insanoğlunun yeryüzüne ayak bastığı günden bu ana uzanan, duvarlarında bilgi, belge, anılarla doldurulmuş rafların bulunduğu bir tünele benzer. Bu tünelden geçen her şey raflarda yerini alır. Bazıları kara bir yazıyla, bazıları, altın harflerle kazınır. Bir araştırmacı tünelde ilerlerken geriye dönüp baktığında, raflardan bazılarının parıltısı karşısında gözleri kamaşır. Türk-İslam tarihi de göz kamaştıran, tarihin karanlığını aydınlatan anılarla dolu bir tarihtir. Dünya, bu milletin kahramanlıklarıyla daha çok göz kamaştıran bir ışıltıya kavuşmuştur.
Tarihe göz attığımızda; Malazgirt’te, İstanbul’un Fethi’nde, Sakarya’da, Çanakkale’de, İstiklal Savaşı’nda, büyük küçük bütün savaşlarda, bu milletin erkeğini, kadınını, yaşlısını, gencini, her ferdini Azrail ile yan yana, kol kola yürüdüğü anlara şahitlik eder, her safhasında onların ayak izlerini görür, ölümü unuttuklarına şahit oluruz.
15 Temmuz’da mukaddesatına saldırı olduğunu fark ettiren “ölümüne meydanlara” çağıran bir liderin çağrısıyla, terörist tanklara, mermilere, jetlere, helikopterlerle düğüne gidercesine yollara düştüler 15 Temmuz 2016’da da aynı ruhla, ölümü unuttular. Yanlarında yine ölüm meleği vardı.
İhanet çetesine Türk-İslam Tarihi’nin öğretilmediği çok aşikârdı. Onlar, Haçlı ordularının masumiyetini öğreten elebaşlarının yalanlarına aldanmışlardı. Oysa bu millet vatan, bayrak, ezan dendiğinde, ölümü hep unutuyordu.
15 Temmuz gecesi, iki yüz elli ölümün şeb-i arûs olduğuna inanan şehidiyle, binlerce gazisiyle ve milyonlarca şehadete susamış insanını, ölümle korkutarak emellerini gerçekleştirmek isteyen “Alamut” kalesinin lağımlarında hayat bulan, semizleşip güçlenince başkaldıran omurgasız kuduzlar için tarih, tekerrür etti.
Tarih tekerrür ediyordu. Ölümü unutan ruhlarla; silahsız, savunmasız, masum, ellerinde sadece mukaddesatın sembolü, özgürlük ve bağımsızlığın beratı bayraklarla, yollara dökülen milyonlarla tekerrür ediyordu.
O geceye şehadet eden Milletvekilimiz İmran KILIÇ, mesai arkadaşım Oğuz AKGÜNER, diğer Milletvekillerimiz ve danışmanları, TBMM çalışanları ve polislerimizin de aralarında bulunduğu insanlarda da aynı ruhu görmüştüm, o gece “ölüm unutulmuştu.”
Gece boyu konuşmalardan, sohbetlerde hiç biri ölümden bahsetmiyordu. Yine ölümü unutturan değerlerle yan yanaydılar. Düşündükleri tek şey; “Türkiye, Memleket, Vatan, Devlet, Milli İrade, Bağımsızlık ve Bayraktı”, ölümü yine unutmuşlardı.
Bu millet o gece Dünyaya, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce ayrımı yapmaksızın, bağımsızlığın, özgürlüğün, vatan sevdasının, millet sevdasının, lider sevdasının, İslam ve Kur’an aşkıyla, gerektiğinde bin kez daha, şeb-i arûsa koşarak gideceğini gösterdi.
Tarihin o uzun tüneline baktığınızda, gözleri kamaştıran bir “Hilal ve Yıldız” görürseniz bilin ki, o “ölümü unutanların” ruhlarından yansıyan ışıltıdır.
Tüm dünya bilsin ki, BU VATAN, ÖLÜMÜ UNUTANLARIN TOPRAĞIDIR!

Kaynak: Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz - Nadir YILDIRIM

15 Temmuzlar Olmasın (2)

0

15 Temmuzlar Olmasın (2)

Bugünün problemleri dünün çözümlerinden kaynaklanıyorsa ve biz bugünü yaşamamıza neden olan olaylar zincirini biliyorsak, tarih tekerrür etmeyecektir.
Bir makaleler(!) kitapçığında, kurum kültürü oluşturmakla ilgili çok ilginç ve bir o kadar da saçma bir cümle okumuştum. “Okula gidilir, bakılır. Eğer, kurum kültürü yoksa oluşturulur”(!).
Kültür, bir toplumu tarihten bu yana yaşattığı, yeryüzünde diğer toplumlardan farklı kılan, yaşadığı ve yaşattığı, her şeydir. Dünyaya bakış açısını, insanlara yaklaşımını, ticaretini, eğitimini, ahlaki yapısını, inanç tarzını, inancı algılayış biçimini anlatır.Böyle olduğu için de bir yere gidilip, oraya bakılıp, “hadi değiştirelim madem” denemez. Bir kurumda kültürün, filizlenmesi en az on yıldır. Hele bu bir toplum olunca iş asırlarla ifade edilmek zorundadır.
Türkiye 600 yıl süren hâkim bir kültüre iken Viyana kapılarından aldığı yenilgiden bu yana değişim sürecine girmiş bir toplum. O gündür bu gündür savrulmuş elmasın parçaları gibi yeniden araya gelmek için sağda solda, doğuda batıda, kuzeyde güneyde yeniden bir arada ve yol arayıp duruyor.Dünyanın gidişatına bakıldığında, bu milletin yeniden “Medeniyet” kurma iddiasını gerçekleştirmesinin zorunlu kılıyor. Bu milletin kaderi bu. Ancak, Hz. Mevlana’nın dediği gibi “Kader Gayrete Aşık”.
“Medeniyet” kurmak, kültür oluşturmaktan çok daha öte bir iddia. Üstün kültürler doğurabilecek, ilmî, fikrî, ahlakî, insanî, iktisadî, siyasî alanlarda örnek olunabilecek, sanat ve kültür alanında parmakla gösterilecek ruh haline sahip insan kaynaklarına sahip olma iddiası.
Nitelikli ve donanımlı karakterli her biri “Medeniyet Mefkûresiyle pişmiş, ecdadın her an tattığı “Kızıl Elma” ile hemhal edilmiş, eğitim farkıyla, sayısal farkıyla, azim farkıyla dünyaya fark atan, medeniyet mefkûresine tohum olacak “insan gibi insan”, yetiştirecek sisteme sahip olmak gerekiyor. Çünkü medeniyet tohumlarının çiçek açması, onlarca, yüzlerce yıl sürebilir.
Sağlam işinin ehli bir çiftçi gibi toprağı iyi hazırlamak, ayrık otlarından ayıklamak, sürmek, gübrelemek, sulamak, tohumlara sahip çıkmak, kargalara, çakallara yem etmemek gerekiyor.
15 Temmuz’da ihanette rolü alanlar, bu toprakların dün bakımsız bırakılmasını fırsat bilen zehirli ayrık otlarıdır. Genleri bozulmuş, değiştirilmiş, zehirlenmiş kanserli tohumları, Medeniyet tohumlarını çürüten, parazit, hastalıklı, zayıf çürümüş süprüntülerdir.Anadolu medeniyetlerin vatanı, insanı, burada yetişen nadide bir tohum. Öyleyse, bu topraklara sahip çıkmak sorumluluğu, burayı bize vatan yapan ecdadın torunları olan bizde, sorumluluğun yükü de siyasilerin, yöneticilerin ve eğitimcilerin omuzunda. Siyasilerin, milli ve yerli ruha sadakat yeminiyle yola çıkıp, evrensel ve vizyoner bir bakış açısıyla, iradeli, adaletli, hak ve hukuk konusunda titiz, dürüst, ilkeli duruşlarıyla örnek liderlerle bir arada bulunmaları elzemdir.
Yöneticilerin, işinin ehli ve sevdalısı, vefalısı, sistem kurucu ufuk sahibi, emanete ehli, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunun farkında, ülkeye adanmış mesai anlayışıyla, profesyonel bir usta ve sanatkâr ruhuyla donatılmış olmaları zorunlu.
Eğitimcilerin elindeki tohumun çiçek açması derdiyle mütefekkir, dünü, bugünü ve yarını bilecek ve öğretecek kadar araştırmacı, bir anne baba özeniyle gençlere yaklaşan, ilim ve irfan aşığı, mesleğinde parmakla gösterilecek azimde, hem kendini hem yavrularını besleyen bir anne kadar müşfik, bir baba kadar merhametli ve dirayetli, ilim beşikten mezara kadardır ilkesiyle hemhal olması şart.
Dünün sistemsiz, koordinasyondan uzak, vesayetin mutlu hayatı için başıboş bırakılmış alanlarının tamamının iyi planlanmış, sistemli, her alanı kurumsal, ileriyi gören projektörlerle desteklenmiş bir şekilde yeniden ele alınması da farz.
Bu şartların ve farz olanların yerine getirilmesi için gereken yol haritasını aramak için çok uzağa gitmemize gerek yok.
Övündüğümüz “ruhla” yeniden bir araya gelerek, yeni teknik, metot, araç gereç, söylem geliştirmemizle, yeni olanla barıştırarak, medeniyetlere ev sahipliği yapan Anadolu insanını kültürel değerlerini, felsefesini, hikmetini anlamaya çalışmamızla mümkün.
Yitiğimiz olan bilim dünyamızın prensiplerinin yeniden ele alınarak, bunları anlayacak ve anlatacak milli karakterli, evrensel söylemlere ve akla sahip bilim adamları, ilim erbabı, sanatçı, zanaatkâr yetiştirmekle mümkün.
Müslüman olduğunu iddia eden her müminin Müslüman olabilmesi için de işinde, ticaretinde, muamelesinde, özünde, sözünde hak ve hukuk prensiplerine riayeti şart.
15 Temmuz bu toplumun manevi şahsiyetinde meydana çatlaklardan zamanla sızan suistimal tohumlarının, ihanet ateşine dönüştüğü gecedir. Bu tohumların sızdığı çatlakların kapatılıp, etkisinden kurtulmaya çalıştığımız bu günlerde eğer hala, atamalarda, sınavlarda, mülakatlarda, ihalelerde, ticarette, her ne sebeple olursa olsun, başkasının hakkını geriye, kendimizi ve yakınımızı öne çıkaracak yollara başvuruyor isek bu çatlak hala kapanmamış demektir.Ülke menfaatini kendi menfaatimizden geride tutuyor, adam kayırmacılıkla iş kotarmaya çalışıyor, teraziyi eğri tutuyor, işimize hile, yalan katıyor, emrolunduğumuz gibi dosdoğru davranmıyorsak çatlaklardan hala sızıntı var demektir.Bütün bu çatlakları büsbütün kapatılmasının mümkün olmadığı gerçeğini de biliyoruz, ancak bugüne kadar yaşanan tarihimizde onlarca, yüzlerce örneğini gördüğümüz bu çukurlara tekrar düşmemek konusunda milletçe, fert fert, kurum kurum bilinçli hareket etmek zorundayız.
Hangi sebeple olursa olsun bu ülkeye yapılacak her taarruzun içeriden ya da dışarıdan gelecek her tür suikastın karşısında birlik ve dirlik içinde karşı koyacağını gösterdik. Hikmetin gereği olsa gerek Allah, 15 Temmuz’da, bir şerden bin hayır yaratmış, kâinat ilahlığı iddiasında bulunan soytarıyı ve kuklalarını alaşağı etmiş, beddualarını yüzlerine paçavra gibi çarpmıştır.
Liderimizin, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ölümüne! Ölümüne!” çağrısıyla din, dil, ırk, siyasi düşünce kaygısına düşmeden, vatanın bağımsızlığı ve millet iradesine karşı yapılmış suikastı durdurmak için sokaklara dökülen milyonlarca Anadolu insanı arasından şehadet mertebesine yükselmiş şehitlerimiz ve gazilik şerefine nail olmuş kahramanlarımız, vatana sadakatin izzet, ihanetin zillet olduğunu göstermiştir.
15 Temmuz gecesi Gazi Meclis bombalar altındayken “Milli Egemenliğin” dimdik ayakta durduğunu göstermek için oraya ulaşabilen Milletvekillerimiz ve danışmanlarıyla birlikteyken, bir kez daha anladım ki,
Bu millet için “Medeniyet Mefkûresi” zorunlu ve bu milletin çocukları hala asil, onurlu ve omurgalı.
Cevabına kafa yorulması gereken asıl soru: İblisin kardeşi “talamut” aklının, kendisine secde edecek “FETANİST” müritleri nereden ve nasıl bulduğu?

Kaynak: 15 Temmuzlar Olmasın (2) - Nadir YILDIRIM

15 Temmuz Neden Oldu? (1)

0

15 Temmuz Neden Oldu? (1)

Ne ekersen onu biçersin”, “Tarih tekerrürden ibaretse tekerrür ettirmeyindiyerek uyaran ecdat, “bugünün problemleri dünün çözümlerinden kaynaklanır[1] prensibini ileri süren uzman. Hepsi de aynı şeyi söyler.
Ve biz, hiçbir tohumun, kendine uygun zemin bulmadan filiz vermeyeceğini, yeşeremeyeceğini, dal budak olup, kök salmayacağını da biliyoruz.
Peki bu şehit yadigarı topraklarda, bu ihanet tohumu nasıl yetişti?
15 Temmuz’un bir sonuç olduğunu hepimiz biliyor ve meydana gelen olayların anlamsızlığı üzerinde fikir yürütüp, nasıl böyle bir durumla karşı karşıya kaldığımızı tartışıyoruz. Bu örgütlerin uluslararası boyutu, illegal örgütlerle ilişkileri, gayr-ı meşru yapılanmasının istihbarî, adlî, idarî boyutuyla çok yönlü bir ağa sahip oldukları ortada. Paralel İhanet Çetesi FETÖ’nün, kendisine tabi olanları, hem dünyaya hem de cennete açılana kapıları açtığına inandırdığı maymuncuk anahtarı vaadinde bulunarak, bir işgal planına alet oldukları çok açık.
İhanet filmini geri sarıp izlediğimizde, örgütün, ihanet planında kullanmak üzere küçük bir esnafın çok kısa zamanda zengin bir tüccara dönüştürdüğünü, alt düzey bir memuru, ışık hızıyla geçilen kariyer basamaklarını atlatarak, üst düzey bir bürokrata çevirdiğini, bir öğrencinin önünde bulduğu cevap anahtarlarıyla girdiği sınavlarda, puanlarla şişirilerek, “hizmet paketine” reklam malzemesi olarak hazırlandığına şahit olduk.
Yıllarca kültürel refleksleri felç edilmiş, yozlaşmış ahlaki zeminde onursuzluğu onur, hak-hukuk gaspını mesleki başarı, eğitimin sözde hizmet köleleri haline getirildiği, mankurt akılların, başarı öykülerinde yer aldıklarını, rolünü “ulvi” bir amaç uğruna yaptığına inandırılanlar, kendisine verilenlerin diyetini ödeme zamanı geldiğinde de ödediğini izledik. Oysa bu milletin tüm bunlara dur diyebilecek, siyasi, idari, dini ve ahlaki yapısının omurgasında hayati öneme sahip ve iyi kötü herkes tarafından açıkça anlaşılan, farklı kavramlar tanımlansa da şöyle yada böyle üzerinde hassas davranılan referans değerleri var: İşi ehline vermek (liyakat), kul hakkını gözetmek, helale yakın, harama uzak olmak, güzel ahlaklı olmak, ikiyüzlü olmamak, iftira etmemek, koğuculuk yapmamak, takiyye yapmamak, yalan söylememek, aldatmamak, vatana, millete, devletine bağlılık, sadakat ve güven, emanete hıyanet etmemek, adaletli olmak…FETÖ ve benzer ahlâka sahip olanlarca, her biri, tek tek, kılıfına uydurularak, bozuldu, yozlaştırıldı, çiğnendi. Dünya menfaati altın tabakta sunuldu, benlikler de şeytana şakirt oldu. Makam ve mevkilere gelmesi için pazarlanan zayıf karakterli şahsiyetler, liyakatin esas alındığı bir sistemde asla ulaşamayacakları statülere gelirken bu ilkeleri görmezden geldi. Küçük hesapları ve çıkarları uğruna, gerektiğinde kendilerine tevdi edilecek illegal görevi hiç düşünmeden yerine getirdiler. Hak olanı sahibine vermek, kazanç kapısı hulle ile hileli bir ibadete dönüştürüldü. Rüşvete himmet maskesi takarak kul hakkını hesaba katmayanlar, hakkı olmayana el uzattılar. Kolay ve çabuk kazanmanın sevinciyle kendilerine bu kapıları açan şeytanın maymuncuk anahtarlarının şıngırtısını takip edip, cehenneme giden bütün kapılardan koşarak geçtiler. İş isteyenden, memur olmak isteyene varıncaya kadar, sınav soruları ve cevaplar kendilerine sunulduğunda, bunun yüzbinlerce insanın hakkına girmek olduğunu düşünmeden, sadece görev alabilmek için, torpillenmiş işlere yerleşerek, %’ bilmem kaç kuruşluk zehirli yeme balıklama atladılar. Kendilerinden olmayanları aforoz eden zihniyetin, engizisyon mahkemesinin savcısı, hâkimi olup, infaz kararına ortak oldular. “Tanrıdan rol çaldılar”.
İslami ve insani kardeşlik ölçülerini, örgüte yakınlık ve yayınlarına, “abonelik” sayılarıyla ölçtüler.
Sahte dostluklarla, insani ilişkileri kullanılıp, devletin ve millet aleyhine “hoca/efendi/imam/abi/abla” kisvesiyle pazara çıkan çığırtkanların talimatlarıyla hareket edip onları “resul” makamında gördüler. Allah ile aldattılar. Allah ismini duyduğunda mahcubiyet içinde olan milyonlarca insana, iblise parmak ısırtacak tuzaklar kurdular.
Sözde çocuklarına daha iyi bir gelecek sunmak isteyen anne babalar, sahte düşük ayar “altın nesil” yaldızlı çocuklarının, sinsi bir planın yıldız kadrosunda yer alması için, imalathanelerinde “ramat” oldular. Örgütün çakma altın nesil hâkimleri, düzmece adalet kararları ile Devlete “güveni” “hukuku” ve “adalete” saygıyı parçaladı.
15 Temmuz gecesi, şeytana ruhunu satanların, diyetlerini verme, borçlarından geriye kalanı ödeme gecesiydi...
FETÖ ve benzeri yapılar, ahlaki olarak kendilerine benzeyen, kültürel olarak çok da ayrı olmayan, ihanet ahlakına eğilimli, ilkesel olarak zayıf, milli ruhtan yoksun, her siyasi kesimden bireylerle işbirliği yapmıştır.
FETÖ sadece bir örgüt değil bir ahlaksızlığın, kokuşmuş karakterin, omurgasız kişiliğin adıdır. Eğer uygun zemin bulurlarsa, parazitli kanser hücresi gibi önce bünyeye parazit olacak, sonra kendine yaşam alanı bulacak daha sonra da bünyeyi ele geçirmek için her yolu mübah kılıp ihaneti için kullanacak, kullanılmaya müsait hale getirecektir.
Unutmamak lazım ki Habil’de Kabil’de Adem’in çocuklarıydı.
Darbe de terör de milli ve insani iradenin tecelli ettiği yer olan devlet iradesini vesayetle yönetmeyi amaçlayan alçak bir girişimdir. Bu iki alçaklık, 15 Temmuz gecesini planlayan süfli ruhun emelleriyle karşılaştırınca, terörün sokak kavgası, darbenin asker hezeyanı kaldığı görülür.
Toprağı vatan, kalabalığı millet, kabileyi devlet yapan ruh, tarihin derinliklerinden gelen kültürel değerleri temel alan kurumsal yapıların bağımsız ve egemen bir irade ile yönetilebilme iradesidir. Bu irâdenin (Devlet) bekâsı, uğrunda şehadeti göze alan, birbirine güvenen, yüreği ve bileği, ebedi birbirine bağlanmış insanların varlığına bağlıdır.
Bir gece düşünün ki mel’un bir iblisin çakallarını salıverdiği, domuzlarını üzerinize kusturduğu, akrepleriyle göz bebeklerinizi oymaya kalkıştığı, Allah’ın adını maske yaparak, emeğinden, ekmeğinde, zekâtından, sadakasından, umutlarından beslendikleri, şehit kanıyla yoğrulmuş toprağı ve sahiplerini yüreğinden hançerlemeye kalkışan, omurgasızların, beddua ayinleriyle, Alamut çukurundan başkaldırmaya çalıştıkları bir gece…
15 Temmuz’da meydana gelen şey, ihanet kelimesinin “masum” kaldığı, “21. Yüzyıl haşhaşilerince” sahneye konulan, topyekûn Türk Milletini ve İslam Dünyasını hedef alan, paranoyak bir ednânın suikast teşebbüsüdür.
Bu suikast, kültürel değerlerimizin omurgası İslam, bütün unsurlarıyla; Peygamber, Kur’an, hizmet, himmet, cemaat, hoca, imam, sadaka, şehadet ve bunların üzerinde yükselen diğer sosyal yapılar, tahrip edilerek, siyasal, sosyal, ekonomik yapının, can damarı “güven” parçalanmak istenmiştir.
Devletin savunma unsurları, ordu ve emniyet yaralanmış, peygamber ocağı kirletilmiş sınırlar ihlal edilmiş, risâlet mihrabının sembolü olan öğretmenlik, eğitim kurumları aşağılanmış sınıflar kirletilmiş, kirli emeller uğruna bütün gençlik ve geleceğin teminatı olan çocuklar kullanılmış, gençlerin masum zihin bahçesine ihânet tohumları ekilerek, bataklığa dönüştürülmek istenmiştir.
Aile kurumu, süfli emeller uğruna ve pazarlanarak, “katalog evlilikleriyle”, “Türk kadını” yozlaştırılarak militanlaştırılmaya çalışılmış, adalet algısı tarumar edilerek, hukuk ve yerle bir edilmiş, ihaneti meşrulaştırılmak için hâkim cellatlar görevlendirilmiştir.
Kurum ve kuruluşlara, kanserli hücreler gibi hastalıklı kişiler yerleştirilerek, bunların mahremiyeti, dış mihrakların koynunda geceleyebilmek adına şeytani oyunlarla, takas edilmeye çalışılmıştır.

Kaynak: 15 Temmuz Neden Oldu? (1) - Nadir YILDIRIM