Bir Önsözün “Fikir İsyanı”

0

Bir Önsözün “Fikri İsyanı”

 19:36:17 - 11.11.2017

Bazı kitaplar vardır ki yıllarca anlamaya ve anlatmaya çalıştığınız olayları bir kaç paragrafta önsöz yapar. Ve bazı cümleler var ki bütün siyasi, iktisadi ve sosyolojik olguları bir iki kelime ile zihninizin beyaz perdesine yansıtıverir. Kemal H. Karpat'ın bir "Fikir İsyanı"nın ürünü olarak tanımladığı, "Türk Demokrasi Tarihi" çalışması da bunlardan biri.
Kitabın önsözünde Türkiye'nin demokratik bir ülke olma sürecinde dün olduğu, bugün yanı başımızda gördüğümüz ve gelecekte karşımıza çıkacak olan zihniyete ve bu zihniyete çanak tutan “aydın” tespitini sizlerle paylaşmak istedim.
Yazarın isyanı "Bazı Batılı bilim adamı ve yazarların Türkiye'yi ve Türk sorunlarını gereğiyle değerlendirmeden öznel fikir yürütmelerine karşı” bir ‘fikir isyanı’dır. Çünkü "Bunların birçoğu Türkiye'yi tarihi rolünü oynamış, modernleşmenin yarı yolunda takatini tüketmiş, varlığını büyük devletlerin yanına sığınmakla koruyabilen bir ülke olarak görmektedir." Sömürgeci ve dikeyine büyüyen batı aklı, ya böyle olması gerektiğine alışmış, alıştırılmış ya da bu hayal ile yaşamışlar.
"Halbuki biz, Türkiye'nin sonsuz kuvvet kaynaklarına sahip olduğuna bütün varlığımızla inanmaktayız. Bu kaynaklar arasında milli duygulara sahip, disiplinli, sağlam inançlı ve hareket arzusu dipdiri bir halk kitlesine sahip olmak başta gelir. Türkiye'yi tükenmiş tarihi ülkeler arasında görenler şüphesiz yanılmaktadır. Bugün ana sorun, toplumu örgütlemek, ona yeni bir hayatiyet vermek ve onu yapıcı amaçlara yönlendirmektir".
Ne zaman şaha kalkmış, bir Türkiye ile karşılaşsalar hemen bütün siyasi, askeri, iktisadi "aydın" piyonlarını ileri sürüp, tükenmiş, sinmiş ve sığınmış Türkiye hayalini gerçekleştirmek için çabalamaktadırlar. Bu çabanın en alçak versiyonuna, zaten 15 Temmuz gecesi, milletçe şahit olduk.
Yazar, "Fikir isyanımız, diğer bakımdan Türk fikir hayatını etkileyen, kendi kendilerine "aydın" demekten çekinmeyen üç grup okumuşa karşıdır" diyerek bu "okumuş" kesimin karakteristik özelliklerini açıklar.
Birinci grup aydın için; "Bazen "Batıcı", bazen "modern", bazen "ilerici" gibi kalıplara durmadan girip çıkan; fakat aslında toplumdan ayrı düşmenin verdiği ıstırabı gidermek ve varlığını kabul ettirmek için bir gerekçe arayan gruptur. Bunlar, edindikleri bilgiyi -sanki insanüstü kaynaklardan geliyormuş gibi- kendilerini halktan üstün ilan etmek ve halka emir vermek için bir araç olarak kullanmaktan çekinmezler. Çok defa bu kişiler, Türk toplumunun sorunlarını yabancıların gözüyle görüp onların Türk toplumu hakkında besledikleri yanlış görüşleri ve olumsuz duyguları çabucacık kabullenerek bunları çeşitli parlak isimler altında kendi fikir ürünleriymiş gibi yayınlarlar. Bunlar, yarı sömürge kültürünün en canlı örnekleridir."
İkinci grup "aydın" “çağımızın yarattığı sonsuz sosyal, ekonomik, kültürel ihtiyaçları inkar ederek tarihin romantik hayalleri içinde yaşamaktadır, insanın ve toplumun asla değişmeyeceğine inanan bu kimseler arasında mukeddesatçılar ile ırkçılar yer alır. Bunlara karşıt gözüken katı düşünceli ve herhangi bir inançtan mahrum oportünist maddiyatçıları da yine bu grupta saymak yerinde olur.”
Üçüncü grup "aydın", “Türkiye'nin bütün sorunlarının belirli bir ideolojinin tümüyle kabul edilmesiyle toptan çözülebileceğini savunmaktır. Kendi dar görüşleriyle bağdaşmayan her düşünceyi insan ve toplumdan ayırarak akıl kurallarının kuru mantığına göre cevaplandırmaya, daha doğrusu değersiz görüp reddetmeye hazırdırlar. Önlerine çıkan yeni bir sorun hakkında o sorunun doğuş nedenlerini ve ortamını görmezden gelerek fikir yürütürler."
Yazar sözde aydınları böyle gruplandırdıktan sonra "Türk toplumunun özbenliğini inkar edenler ve modernleşmeyi yalnızca maddi ölçütlere bağlamak isteyenler ekonomik ve sosyal kuvvetlerin etkisini kabul etmeyenler kadar hatalıdırlar. Bir toplumun benliğini tayin eden kuvvetler dil, tarih, kültür -ki buraya din de girer- ve ortak değer yargıları olduğu kadar ekonomik ve sosyal yapıdır da." Diyerek sosyal ve siyasal sorunlara çözüm üretmek isteyenlerin bu olguları da dikkate alıp değerli bulması gerektiğini açıklar.
Türkiye'nin dünyaya örnek olabilecek "Demokrasi" kültürünün kendi özbenliğinde zaten var olduğunu açıklamaya çalışan kitabın, 1959'da yayınlandığı düşünülecek olursa, o günden bu güne yaşanılan olaylar daha berrak anlaşılacaktır. ,
Her toplum, özgüvenini kazanmış bir gençliğe, bunu doğru okuyabilen ve okutabilen. mütefekkir okumuşlara, tabiki bu özgüveni yerli yerince, hedefe koşturabilecek vizyon sahibi, cesur siyasi liderlere muhtaçtır.
Geçmişte olduğu gibi bugün de bunu kendine dava edinmiş bir lideri anlamak ve birlikte onunla koşabilmek ve hayallerini paylaşmak "demokrasi kültürünün Türkiye'ye daha çabuk yerleşmesini ve olgunlaşmasına imkan verecektir. 
Siyasi düşüncemiz, makam ve mevkimiz ne olursa olsun, milli kimliğimizle bir arada durmamız, birlikte yürümemiz ve "Türkiyemiz, Cumhuriyetimiz ve Demokrasimiz" için, bunu engelleme çabasına girenlere karşı çaba göstermemiz elzemdir. Aksi hali sinsi, bencil, küçük hesapların peşinde koşan, batıya ya da doğuya sığıntı, mankurt nefeslerin ardından sürünmektir. 
"Dünya 5'ten büyüktür" feryadı ile yüzyılların sömürgeci düzenine karşı sadece fikren değil, fiilen de isyanını ifade eden, dünyaya örnek olan liderlerle demokrasiye yürümek onlarla bir arada durmak, Türk ve Dünya Demokrasisi için hayati bir davranış olsa gerek.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Kâbil’in Girdabı!

0

Kâbil’in Girdabı!



Her türden canlıdan beklenen davranışlar var; maymundan, balıktan, filden, aslandan, kurttan, attan, eşekten beklediğimiz ona ait davranışlar. Bunun dışında başka şey gördüğümüzde şaşırırız; aslanın ceylana merhamet ettiğini, kedinin fareye dostluğunu, köpeğin kediyle muhabbetini, balık gibi yüzen kuşu, kuş gibi uçan balığı gördüğümüzde de şaşırırız. Konuşan papağanın matematik bilgisi de bateri çalan maymun da hayrete düşürür bizi.
İnsandan da beklediğimiz davranışlar var. Farklı davranış gördüğümüzde şaşırır, kızar, hayret ederiz. Ama bir farkla; hayvanlarla insanları ayıran en önemli özelliği yaptığı şeyin farkında olarak yapmasıdır. Belki bir maymun gülümser gibi göründüğünde, bunu neden yaptığını ve karşısındakinin bundan nasıl etkileneceğinin farkında değildir. Bir ödüle alışmışlığın verdiği dürtü ile yapıyor olabilir.
Oysa insan öyle mi? O, davranışlarının bilincindedir. Onu yaptıklarından sorumlu tutan da bu değil mildir? Bilinçli olmak, yaptığının farkında olmak, sonuçlarından haberdar olmak, yapıp yapmamak konusunda tercih yapabilecek bir muhakeme gücüne sahip olmak.
Bir köpeğin gece yarısında havlaması, bir insanın bağırması kadar rahatsız etmez.
Bir kuşun yol üzerine pislemesi yollara çöpünü atan insan kadar rahatsız etmez.
Bir kuduz köpeğin ağzında salyalarla sağa sola saldırması, elinde sopalarla taşlarla bıçakla saldıran bir insan kadar korku vermez.
İki hayvanın cadde ortasında boğuşması da iki insanın kavgası kadar bizi kaygılandırmaz.
Çünkü insan olmanın getirdiği bazı sorumluluklara uygun davranışlar beklediğimiz halde buna uygun davranmayanları gördüğümüzde tepkilerimiz de değişir. Olumlu ve olumsuz davranışlar gösteren hayvanlara gülüp geçerken, insan için aynı şekilde tepki vermeyiz, veremeyiz. Bu tamamen insani bir özelliktir. Kızar, sorgular, kırılır vb tepki veririz.
Ormanda birbiriyle boğuşan hayvan sürüsünün durumuna, ormanın diğer sakinleri üzülmez, rahatsız olmaz, bunun farkında dahi olmadıkları gibi sonucun kendi lehlerine mi aleyhlerine mi olduğunu da tartışmazlar. Ama insan, başka bir ülkede meydana gelen çatışmaya karşı, hem insani olarak hem de ortaya çıkacak sonuçları yönüyle durumu değerlendirir ve buna göre pozisyon alır.
Bir hayvan karnını doyurmak için yem bulduğunda yanı başındaki diğer türünün aç ya da tok olduğunu düşünüp, onun durumuyla özel olarak ilgilenmez. Bu davranışı ayıplanmaz ve diğer orman sakinlerince de dışlanmaz.
Ama insan, ekmek bulduğunda yan komşusunun aç ya da tok olup olmadığını düşünür, paylaşmak ister. Bunu yapmadığında başta kendi vicdanında sonrasında diğer insanlar tarafından ayıplayabilecek bir durumda kalabilir.
Milletlerin soyut varlığı olarak tecelli eden devletler için de durum bundan farklı değildir. Devlet, dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir olaya tepki vererek kurumsal bir refleks gösterir. Bu refleksi de devlet geleneğinden, tarihi misyonundan, kültürel değerlerinden alabileceği gibi onu hareket geçiren başka nedenler de olabilir.
Gel gelelim ki insanlık, bilgi çağında oldukça farklı bir yolda seyr-i endam ediyor.
Buharlı makinaların icadının heyecanıyla başlayan, uzaya insan göndermenin gururuyla devam eden, elektronik araçlar ve internetin de ceplerimize kadar girmesinin ardından insanoğlu, koşar adım pazar dünyasının girdabına düştü.
Öyle bir pazar ki, daha çok tüketebilmek için daha çok kazanmak, daha çok kazanmak daha çok tüketmek zorunda kaldığı bir girdap.
Nihayet ekmeğinin peşinden attığı adımların altında ezdiği emekleri görmezden gelmeye başladı. Makinaların gürültüsünden vicdanından gelen sesi duyacak mecali kalmadı. Nihayet “daha çok olsun ama sadece benim olsun” bir kara sevda ile başını döndüren girdaba bağlandı.
Habil’le Kabil’in mirasından Kabil’in rolünü benimsedi. Onu kendine daha yakın buldu. Kabil, Kabilleri doğurdu. Her biri kendinden bir öncekine meydan okuyarak daha bir profesyonel “Kabil” oldu. Kendi zehrini kokteyl yapıp, hem kendine hem başkasına, bin bir tiyatral argümanlarla ikram etti. İçen sarhoş oldu. Sarhoş olan girdaba düştü.
Daha büyük “ben” için daha iri “benlik” fikri gerekir. Daha iri benliğin beslenmesi için de daha çok “ben”in pohpohlanması icap eder. Daha çok “ben”in bir araya geldiği “benlerden” mürekkep “küresel ben” kültürü de olmazsa olmazlardan hatta zorunlu. Her dakikası “bencilliğe” düşüşün yolunu da açan bir girdap.
Artık şeytani terekenin kültürüne varis, iki doğrudan bir yanlış çıkarmanın sahne aldığı yeni yüzyılın küresel oyunu vizyonda.
Hilenin, desisenin, kul (insan-canlı) hakkının gasp edildiği küresel pazarın aktörleri sahnede. Haklarının savunulmasını gerekenlerle, hak gaspçılarının aynı potada eriyip tek kalıba döküldüğü, sözleştiği hırslı oyuncular perde açıp perde kapatıyor. Bu oyunu perde perde alkışlarla izleyen, “medeniyet mefkûresi” fikrinden uzak, yeni “bencil” figüranlar sırada.
Daha da vahim olan, oyunun sonunu merakla sahne sırasının kendisine geleceği ütopyasıyla bekleyen kalabalık. Tiyatroya giriş bileti dahi bulamamışlara, bir liderin, onlara sahnedekilerden daha değerli olduklarını hatırlatmasına rağmen, “özgüvenden mahrum ve sahnedeki “beşliden büyük” olduğunu hayal dahi edemeyen milyarlar…
Şu halde, dünya üzerinde var olmuş, eski yeni, küçük büyük, her kültürün, her insan vicdanlının özlediği “Hak divanına varınca, Hakkın sorar karınca” anlayışını kavrayan bir medeniyetin varisi bizlerin bu kavrayışa, bu vakarlı duruşa sahip olması gerekmez mi?
“Bir devleti ne yıkar?” sorusuna ”Neme lazım, be Sultanım!” cevabıyla, bunun bir liderde/devlette nasıl bir etkiye neden olduğunu, az ve öz bir ifadeyle izah eden aklın ve inancın mayasıyla yoğrulmuş nesiller yetiştirmek için üzerinde kılı kırk yaran bir eğitim sistemi yapılandırmamız gerekmez mi?
Araçların amaç haline evrildiği “sis” çağının bulanıklığından uzaklaştıracak, akıllardan, gönüllerden, zihinlerden bu sisi kaldıracak, “sis” çağından kurtarıp yeni çağa ulaştıracak Fatih duruşlu liderlerle yürümemiz gerekmez mi?
Binlerce ardından yürünecek liderler yetiştirerek, dünyaya rehberlik edecek gençler için çaba sarf etmemiz, onların istikbali için oturup uykumuzdan vazgeçmemiz gerekmez mi?
Küçük menfaatlerinin peşinde koşan güdük beklentileri, kadük aydın kaprisleri bertaraf edip; ilmi, siyasi, iktisadi, felsefi duruşunu tarihin derinliklerinden alarak beslenen şahsiyetli, liyakatli, omurgalı, işinin ehli zekaları keşfetmemiz gerekmez mi?
Âdem’den bu yana hasetten, ihtirastan, ihanetten, bencillikten, cimrilikten, oburluktan, nemelazımcılıktan, saygısızlıktan, gururdan, kibirden, ikiyüzlülükten, yalan ve riyakarlıktan, kinden, nefretten ve cehaletten güç alarak gittikçe derinleşen “küresel girdaptan” kurtulup ”emrolunduğun gibi, dosdoğru ol” uyarısına muhatap olup, “saçları ağartacak hassasiyette ve istikamette, şeklin ötesinde bir ahlakla boyanmış olmamız gerekmez mi?
Gerekir elbette. Aksi halde, inşasına teşebbüs ettiğimiz medeniyetin yolunun sarp yollarında, önümüzü kesmeye yeltenecek haşhaşi baronlardan, tuzaklarına takılı yemlerle zehirlenmiş mankurt telkinlerden kurtulup bir kaç adım daha atmamız mümkün olmayacak. 
Medeniyet mefkûresini dava edinenlerin ruhen, fikren, ilmen, fiilen tefekkür ettikleri medeniyeti öncelikle hazmetmeleri ve hikmetini kavramış olmaları, bu mefkûrenin iman ve ilmihal şartı olsa gerek.
Çünkü “ona ancak temiz olanlar dokunabilir” ve ancak temiz olanlar bu girdaptan kurtulabilir.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırı
m

Eğitim Şart Olmasına Şart, Ama!

0

Eğitim Şart Olmasına Şart, Ama!


Dünyanın en iyi sporcularının yetiştirildiği ülkelerde, bir sporcunun erken yaşlarda kan tahlillerine varıncaya kadar analizi ve takibinin yapıldığı, güçlü ve zayıf yönlerinin belirlenerek başarılı olacağı alana yönlendirildiğini biliyoruz.
Teknik direktörün sahaya çıkaracağı sporcunun tüm yeteneklerini tanıyarak, ona göre hareket etmesi beklenir. Bu gerçeği hemen her alanda; bir komutanın askerini nerede konuşlandıracağını, bir işletmecinin hangi elemanı nerede görevlendireceğini uzun uzun analizini yaptıktan sonra görevlendirmesi gerektiğini de söylemeye gerek yok.
İşi ehline vermenin önemini prensip olarak kabul etmeyen de yoktur. Eğitimde söz hakkı olduğunu düşünen ve bu konuda bir fikri olduğu kanaatini taşıyan, eğitim sisteminin gidişatından olumlu ya da olumsuz etkilenen gruplar ve insanlar, kime sorarsanız sorun eğitimin daha iyi olması için yeni bir yaklaşım olması gerektiğini kanaatindeler. Her gruptan her yönden her görüşten.
İnsanın yaratılıştan gelen, eğitimle geliştirilen, doğuştan ya da sonradan kazandığı yetenekleri olduğunu, eğitimle öğrencinin yeteneklerinin dikkate alınması gerektiği söylenir; öyledir de. Falanca ülkeden, filanca eğitim sisteminin başarısı anlatılarak, öğrencilerin küçük yaşlarda yeteneklerine göre yönlendirildiğini ve eğitildiğini söyler dururuz. İnsanların sevdiği alanda öğrenimini sürdürmesinin onu daha başarılı kılacağın inkâr edilemez bir gerçek.
Eğitim öyle ilginç bir süreç ki ‘Bumerang’ gibi uzun bir yoldan geri dönen bir özelliğe sahip. İyi eğitim alamamış bireyin topluma doğrudan ya da dolaylı olumsuz dönüşünün yanında iyi eğitim almış bir bireyin dönüşü de hepimizi ilgilendiren bir dönüşü var.
Şikâyet ettiğimiz ya da övündüğümüz her konunun, bireyin örgün, yaygın ve yetişkin eğitiminde karşılaştığı eğitim sisteminden aldığı, etkilendiği, davranış olarak kazandığı sürecin sonucu olduğunu düşünür ve her ne kadar mizaha konu olsa da “eğitim şart” diyerek bu düşüncemizi özetleriz. Evet,  eğitim şart, hem de en sistemlisinden.
Şu halde eğitim şart ise;
Neden, bunca sorun ve çözüm önerilerine baktığımızda, yapılmak istenen reformların ya da reform olarak adlandırılan yeniliklerde sadece sınava odaklanarak, öğrencileri bilgi düzeylerine, test yeteneklerine göre onları sıralıyor ve sistem sorununu çözmeye çalışıyoruz?
Neden, Anaokullarından Temel Eğitime, Temel Eğitimden Ortaokula, Ortaokuldan Liselere, Liselerden Üniversiteye herkesi birkaç komisyon marifetiyle hazırlanan çoktan seçmeli aynı sorularla sıralıyor, bireysel farklılıkları görmezden geliyoruz?
Neden, yıllarca eğitim ve emek vererek, görevlendirdiğimiz eğitimcilere, yöneticilere, bunca akademisyenlere ve uzmana rağmen; çocuklarımızı daha anaokulundan itibaren yeteneklerini tespit edebileceğimiz, becerilerine, ilgi alanlarına ve kabiliyetlerine göre bir alana yönlendirebileceğimiz ve yerleştirebileceğimiz bir sistem kurgulamıyoruz?
Neden, başarıyı yeniden tanımlayarak, her insanın kendi yeteneklerine göre değer gördüğü, her insanın istidadına göre tanımlamıyoruz da ezbere dayalı birkaç sınavdan aldığı bilmem şu puana göre “başarılı” ya da “başarısız” olarak sınıflandırıyoruz?
Neden, meslek liselerinin türlerini artırarak her tür mesleği çekirdekten yetişen insanların ustalaştığı süreci kurgulamıyoruz?
Neden, anaokulundan itibaren temel ve ortaokulda her öğrencinin tek ve biricik olduğunu kabulle, yeteneklerine göre öğretmen görüşlerinin, değerlendirildiği, öğrencinin bilişsel, duygusal, ruhsal zekâsına göre tasarlanmış her dönemde yeniden değerlendirilerek mesleki alana yönlendirildiği bir sistem kurgulamıyoruz?
Neden, okullarımızı hayata, hayatı okullarımıza taşıyacak, mezun olduğunda yabancı olmayacağı alanlara göre çeşitlendirip, türlerini ihtiyacımıza cevap verebilecek alanlara göre çoğaltıp tasarlamıyoruz?
Neden, Tıp alanında bir hastalığı tedavi etmesi için bir tıp öğrencisinin veya bir pilotun tam zamanlı öğretim sürecinden ve uygulamalı süreçten geçmesini önemserken, geleceğimizin teminatı olan çocukları yetiştirecek öğretmenlerin de hem teorik hem uygulama ağırlık bir süreçten geçmesini sağlayacak öğretmen yetiştirme sistemi tasarlamıyoruz?
Neden, okulları yönetmesini istediğimiz yöneticilerin, müdürlerin çok yönlü yönetici olarak yetişmelerini sağlayacak “yönetici akademileri” kurmuyoruz?
Neden, ders kitapları uygulamasından vazgeçerek, öğretmeni ve öğrenciyi araştırmaya, kaynak eserlere, kitaplara, sahaya okumaya ve çalışmaya yönlendirecek bir kaynak eser odaklı bir program tasarlamıyoruz?
Neden, aynı programdan mezun ve aynı puan aralığından seçilmiş öğretmenlere, aynı fiziki imkânlara sahip okullara, aynı müfredat ve aynı ders kitapları, aynı programla sürdürülen bir eğitim sürecinden geçiliyor olmasına rağmen, okullar arasındaki farklılığın hangi sebeple ortaya çıktığını analiz edebileceğimiz, farklılıkları oluşturan nedenleri tespit ederek önlem alabileceğimiz bir “neden-risk analizi” sistemi kurgulamadığımız?
Neden, ölçme değerlendirme sistemini değiştirip, insanların teorik ve pratik yeterliklerini, becerilerini ölçebileceğimiz yeni bir ölçme değerlendirme sistemi üzerinde çalışmıyoruz?
Neden, okulları hayata, hayatı okullara taşıyan yeni, sürdürülebilir, uzak hedefli, güncel, insan odaklı, insanın yeteneklerini önemseyen bilişsel, duygusal ve ruhsal zekâyı eşit ağırlık bir başarı olarak göre bir eğitim sistemi üzerinde daha çok “Akıl Teri” dökmüyoruz?
Neden, Türkiye’nin medeniyet mefkûresinin en büyük itici gücü olan eğitim sistemini bir “maarif melesi” olarak görüp, bin yıllık medeniyetin köklerinden aldığımız tecrübeyle tasarlamıyoruz?
Güzel bir örnek olduğu için hep yazar söylerim:
Bir zamanlar bir varlıklı bir aile ve o zamanlarda meşhur bir büyücü varmış.
Varlıklı aile, oğullarının iyi bir büyücü olmasını istemişler ve o meşhur büyücüye talebe olarak vermek istemiş.
Büyücü ise işinde o kadar ehil ki her talebeye eğitim vermez, kabul etmezmiş. O ailenin oğlunu da ölçmüş biçmiş ve kabul etmek istememiş.
“Bu çocuk, bu işi yapamaz“ demiş. Ama hatırlarını kıramamış yanına almış.
Gel zaman git zaman, eğitim bitmiş ve misafirler çağrılmış.
Büyücü: “Oğlunuz bir dizi eğitimden geçti. Artık bir avuç içine gizlenmiş nesneleri görebiliyor” deyince, aile çok sevinmiş.
Büyücü delikanlının babasının eline bir yüzük vermiş, “Bunu avucunun içinde sakla, oğluna gösterme” demiş. Ve önemli an gelmiş.
Delikanlı: "abra kadapra.. falan filan", sihirli sözcükleri söylemiş.
Baba: “Elimdeki nedir oğlum?” demiş
Delikanlı düşünmüş taşınmış, “Yuvarlak, ortası delik” demiş..
Baba çok sevinmiş ve ailede alkış tufanı...
Baba: “Peki nedir bu?” diye sormuş.
Delikanlı, büyücünün beklediği ve şaşırmadığı cevabı vermiş.
Değirmen Taşı! Değirmen Taşı!
Herkes şaşkın şaşkın bakarken büyücü, söze girmiş. "Efendim, ben elimden geleni yaptım. Oğlunuza bir avuç içindeki nesneyi tarif edebilecek teknik eğitimi verdim. Ancak bir avucun içine değirmen taşının sığamayacağını kavrayacak bir zekâ ve kabiliyeti olmadığı için onu kabul etmek istememiştim. Fakat sizin ısrarınızla ancak bu kadar oldu.”
Hisse: Herkese bir şeyler öğretebiliriz… Ama değirmen taşının,  avuç içine sığamayacak kadar büyük bir şey olduğunu düşündürebilecek, kavratabilecek, hayatı çok yönlü düşündürebilecek, yeterliklerine ve yeteneklerine göre gençlerimizi yönlendirebilecek bir eğitim sistemini hazırlayamamışsak, olmadık yerlerde kabiliyetinin, yeterliliğinin dışında değirmen taşı arayan gençlerimiz kapıda bekliyor olacak. Yüzbinlerce insan, ideallerinin dışında, yeteneklerini ve becerilerinin dışında farklı alanda çalışıyor olacak. Binlerce çalışan, iş ve yer değişikliği ile bu mutsuzluğunu gidermeye çalışacak.
Elbette ölçüp biçelim güzel dokuyalım ama şeker bezinden saten kumaş taklidi, saten kumaştan da şeker bezi taklidi yapmasını beklemeyelim.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Asırlık Çınarın Filizi, Cumhuriyetimiz

0

Asırlık Çınarın Filizi, Cumhuriyetimiz

 21:42:36 - 28.10.2017
Şöyle sakin sakin sonbaharın güzel manzarasından arkamıza yaslanıp düşünelim!
Devlet ve millet olarak kaç asırdır şerefle, övgü dolu tarihle, varız?
Kaç asırdır, yeryüzünde gelmiş geçmiş bütün milletlerin gıptayla baktığı ve bakacağı “ay yıldızlı” sancağın gölgesinde, bir aradayız?
ihanetlere, işgallere, teröre, darbe ve entrikalara rağmen hür ve bağımsız bir millet ve devlet olarak, varız?
Haykırmaya başladığımız İstiklal destanın her beytinde yaşayan kaç şehidimiz, kaç gazimiz, kaç kahramanımız var toprakta, hala nefes alan?
Asırlık tarihi çınarın köklerinden filiz veren, tüm ihanetlere, darbelere, entrikalara, teröre rağmen her seferinde yeniden doğan, şanlı ecdadın varisi değil miyiz?
O yıkılamayan çınarın, Malazgirt’le Anadolu’da dal budak veren, 1922’de yeniden filizlenen Cumhuriyetimizin, “94”. Yılında yine dimdik, alnımız ak, onurla gururla, şanla payidar değil miyiz?
Yıllarca zihin dünyamıza sokuşturulan bölünmüş, parçalanmış, öncesini de sonrasını da inkâr eden, hastalıklı tarihsiz, talihsiz düşüncelerden arınmış, bütün tarihimizi bir milletin, bağımsızlık ve varoluşu mücadelesinin şanlı tarihimizin yeni adı Cumhuriyet.
Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir toplum, hiçbir millet tarihini inkâr ve redd-i miras ederek ayakta duramadığı gibi yeniliklere, gelişmişliğe kendini kapatarak da varlığını sürdürememiştir.
Bütün dünyada, büyük küçük her devlet, kendi varoluşunu uydurulmuş tarihle, filmlerle, çağların karanlıklarında, olmayan atasının mirasını umutsuzca ararken; bu millet, Allah’a hamdolsun, Anadolu’nun her köşesinde ecdadının varlığına şahit, her zerresinde hala nefes alıp veren ölümsüz ecdadının nefes alışverişini duyuyor.
Bayrağımız, Devletimiz, Milletimiz, Kültürümüz, Dinimiz, Dilimiz, Bağımsızlığımız, Hürriyetimiz ve bütün mukaddesatımız, asırlara sığmayan sancağımız, o gün Cumhuriyetimizin kurucuları Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve arkadaşlarına emanet idi ve onlar Cumhuriyeti kurarak bu emanetin sorumluluğunu yerine getirdiler.
15 Temmuz’un karanlık gecesinde bu emanete ihanet ederek, onu alçaltmaya çalışan, kökleri Mescid-i Dırar’a kadar uzanan hainler karşısında, bu millet bütün şerefi ve şehadetiyle, Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet olduğunu ispatladı.
29 Ekim 1923’de bütün dünyaya, Türk Milletinin ruhunun sesi, ezanların, bu semalarda ebediyyen susturulamayacağını göstererek, bayrağımızı göndere çeken gazi ecdada ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e Allah’tan rahmet dilerken, bugün bu görevi üstlenen, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında, Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümünü kutluyorum.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Akıl Teri

0

Akıl Teri

İnsan, zaman köprüsünde yürürken; bir gözü ile tarihe, diğeri ile de geleceğe bakmalı... Onlardan birini kapattığında, çıkamayacağı bir uçurumun dibinde bulur kendini. Sonra da bu çukurda kimi geçmişe kimi istikbale kör olanlarla cebelleşir durur. 

Medeniyet, geçmişe bakarak olanı biteni kavrayan gözlerin, geleceğe bakarak ona hazırlanan gözlerin ulaşabileceği bir nokta. Bu bakışı kaybeden toplumlar da düştükleri çukurda bir kör dövüşünün içinde buluverir kendini. Kimi geleceğin kimi geçmişin kavgasındadır.

İlk bakışta “hem geçmiş ve geleceğe aynı anda bakabilmek neden zor olsun ki” denilebilir. Fakat bu çizgide kalabilmek cidden zordur. Çünkü geçmiş de gelecek de sizi sürekli ve sadece kendine bakmaya zorlayan garip bir cazibeye sahiptir. Geleceğin umutla beslenen pırıltılı hayali, geçmişin kimi zaman acı ya da övgüyle hafızalara çakılmış anıları yapar bunu.
Hayat bu ikisinden birini seçime zorlar insanı. Oysa akıllı insan ise her ikisine de gerektiği oranda, adaletle bakıp, geçmişin hatıralarından dersini, geleceğin umudunda da nasibini alarak, tarihe hoş bir sadâ, geleceğe de feraset bırakan insandır.
İnsan bunu başaramadığında ya geleceğe ya da geçmişe kör olanların düştüğü çukurda varlık bulur. Bu çukurda başlayan kör dövüşünün de galibi yoktur. Olabildiğince herkes bir diğerini yok etmek için uğraşır. Galibi de mağlubu da belli olmayan bir muharebenin, yıkık dökük viraneleri ve sakatları olarak kalıverir ortada.  Fakat körlerin hiç biri de bunun farkında değildir. Biraz nefes aralığından sonra savaş meydanına yeni düşen körlerle devam eder bitmeyen kör döğüşü.
Bu hafta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip ERDOĞAN, medeniyetin ihyası için fikir ve hayal sahibi olmak gerektiğini, Başbakanımız Binali YILDIRIM; akıl teri olmadan medeniyetin kurulamayacağını, Genel Başkan Yardımcımız Mahir ÜNAL’da “Kalem namustur” sözleriyle Fikir, Akıl ve Kalem kavramlarının bize, zaman köprüsünde geleceğe ve geçmişe aynı anda bakılmasını gösteren anahtarı teslim ettiler tekrardan.  
Medeniyetin ihyası hem geleceğe hem de geçmişe bakış zorunlu kılar. İhya, var olan, inşası zaten tamamlanmış ancak yıkık dökük, eksik gedik, ihmal edilmiş bir davanın yeniden, maddi manevi kültür unsurlarıyla canlandırılması anlamlarını taşır. Bu da ancak IQ (Bilişsel Zeka), EQ (Duygusal Zeka) ve SQ (Ruhsal Zeka) ya sahip bireylerin yetiştirilmesini sağlayacak bir eğitim öğretim sisteminin tasarımıyla ve bunu tasarlayacak akılların terlemesiyle mümkün olacaktır. Çünkü akıl kalemle terler. Her yöne dönen, küçük hesapların peşinde koşan kör kalemlerle değil. Medeniyet namusunu idrak etmiş, medeniyetin hikmeti kavramış “namuslu” kalemlerle.
Akıl ve kalem, medeniyet tasavvurunun hem geçmişe hem de geleceğe bakması gereken gözleridir. Hem birey olarak hem de toplum olarak, geçmişin mirasıyla övünmek hakkımızdır elbette. Ancak bu mirasın üzerine yeni değerler koyarak geleceğe yürümek de görevimizdir.
Türk İslam Medeniyeti öyle bir deryadır ki burada -hem tarihe hem de geleceğe evrensel bakışla milli ve yerli ruhla fikir üretebilen, vatana ve bayrağına, davasına, sadakatle sarılmış çalışkan bireylerden, kalemlerden, akıllardan coşan fikir ve emek teri olmadan- yelken açmak, başkalarının düştüğü çukurdan kurtulmak, kör dövüşünden uzak kalmak mümkün değildir.
Bunu sağlamanın en kestirme yollarında biri de; hem yaşayan hayata, hem yaşanmış tarihe hem de yaşanacak olana geleceğe hazırlayan, bilimi hayata, hayatı da bilimde ağırlayacak olan “maarif meselesi” üzerine odaklı eğim öğretim sisteminin yeniden tasarlanması ve istihdamda liyakat odaklı “kariyer yol haritasının” yeniden düşünülmesidir.
“Sistem” ne kadar mükemmel ise “sitem” o kadar az olacaktır

.

Balıklar Uçmaz!

0

Balıklar Uçmaz!


Eğitim sistemine yönelik ciddi anlamda eleştiriler var. Bana göre bunlardan en değerlisi, gençlerimizin kendi yetenekleri doğrultusunda eğitim alamamaları.
Neredeyse herkesin ezbere bildiği ama hangi hikmetin gereği, bunun tersine iş yaptığımız bir eğitim yaklaşımı; “Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz”.
Madem “Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz”, kanat çırpmaya çalıştırılan bunca balık, yüzmeye çalıştırılan bunca kuş nereden çıktı?
Sayısal ve sözel alanda bireyin alması gereken temel eğitim onun toplumsal hayatın olmazsa olmaz gerekliliklerinden ibaret olan araçlar iken, bunlar nasıl oldu da amaç haline geldi?
Dünya her geçen gün bilimsel alanlarda alt disiplinlerde uzmanlaşmaya doğru giderken, bir on milyondan fazla gencimizi üç beş alana ve programa hapsederek bütün bilimsel çalışmaları bu pakete sığdırmaya çalışıyoruz?
Lise türlerinin çoğalması ve gençlerin yeteneklerine göre yönlenecekleri, uzmanlaşacakları alanların temel eğitimlerini vermemiz gerekirken, neden bu türleri azaltarak birkaç alana hapsederek onları hiç de başarılı olamayacakları alanlara mahkûm ediyoruz?
Teşbihte hata olmazsa kasap olmaya yetenekli bir öğrenciye de doktor olmak isteyen bir öğrenciyi de neden aynı dersleri almak zorunda bırakıyoruz?
On iki yıl boyunca yetenekleri dışında almaya zorlandıkları tek tip eğitim(!) sonrasında onlardan; dünyayı değiştirecek fizik dehası, Nobel ödülü alacak tarihçi, ülkemize çağ atlatacak kimya buluşları, topluma yön verecek siyasetçi, filozof, edebiyatçı, ilahiyatçı, şair, hatip olmasını, dört beş yıllık üniversite öğrenimden sonra bekleyebiliyoruz?
Temel eğitimin ardında ortaokullar bireylerin yeteneklerinin tespit edildiği, mesleki yeterlilik alanına göre yönlendirildiği “liseler” olmalı; Mimarlık, İnşaat, Edebiyat, Felsefe, İlahiyat, Sosyoloji, Spor, Güzel Sanatlar, Konservatuar, Tarım, Ziraat, Kimya, Biyoloji, Muhasebe, Bankacılık, İşletme, Elektrik, Elektronik, Ağaç İşleri, Öğretmen, Sağlık, Yabancı Dil Liseleri., Gazetecilik Lisesi… vb. 
Türkiye’nin ticaret ve sanayi alanında, sosyal alanda ihtiyaç duyduğu temel alanların kapısı olabilecek liseler olmalı. Ardından doğrudan dört yıllık üniversiteye geçmeden aşmaları gereken iki yıllık yüksekokullar ve buradan mezun olanların kendi alanlarında ya da diğer alanlara geçiş imkânı sağlayan dört yıllık daha üst düzey bir eğitime yöneldikleri üniversiteler olmalı.
Üniversitelerin alanları kadar o alana temel hazırlık eğitimi veren yüksekokullar sisteme dâhil edilmeli.
İnsan kaynağı, dershane kapılarında ömür çürüten gençler kümesinden değil, alanında uygulamalı eğitim gören, sonrasında başarısına göre değerlendirilen bir süreçten geçirilmeli.  
Herkes işini yapmalı… İşine göre eğitimden geçmeli. Her işi yapan değil, işini doğru yapan insanlar yetiştirilmeli. Balıklar yüzmeli, kuşlar uçmalı… Uçabilen balığa da yüzebilen kuşlara da fırsat verilmeli.
Kıtaları yeniden keşfetmeye gerek yok. Ama bizim insan kaynağımızı keşfetmemiz şart.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım