Ayna Ruhlar

1

Aynadaki "Ruh"


   İlk söz ve öz sözle başlayalım. "İlim, ilim bilmektir. İlim, kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır." der, Yunus.
  İlkokul sıralarındayken bir aile büyüğümüz, canlı cansız bütün varlıkların ruhu olduğunu söylediğinde, o yaşlarda benim kavram dünyama "fazla" gelen bu ifadeyi ve onun kastettiği manayı anlayamamıştım. İçimden "saçmalıyor" diyerek, ondan daha akıllı olduğuma karar vermiştim. 
  
   Şimdi utanıyorum. Neden mi? Çünkü bunu anlayabilmek için beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul, üç yıl lise ve beş yıl lisans okumak zorunda kaldım. Yetmedi, üzerine iki de yüksek lisans ekledim. Bunun dışında okuduklarım ve yaşadıklarım da cabası. Utanıyorum, çünkü bunu bana söyleyen kişinin belki de sadece ilkokul diploması vardı. Şimdi beni, siz de suçlayabilirsiniz. Ama acele etmeyin. Çünkü ben, bu gerçekliği "bilmeyi" öğrenmekten bahsetmiyorum.  Bu gerçekliği "kavramak"  ve "idrak" etmekten bahsediyorum.

   Gerçekten de canlı, cansız bütün varlıkların ruhu var mıydı? Onlar da biz insanlar gibi etrafta olan biten olay ve olguların analizlerini yapıp neden sonuç ilişkisi kurup bir sonuca ulaşabiliyorlar mıydı? Onlar da renklere anlam verip sevinç ve hüznü şiirlere aktarabiliyorlar mıydı? Bizim gibi duygularını dile getirmek için "sesin resmi" ni çizebiliyorlar mıydı? Ağlayarak ya da gülümseyerek duygularını, davranışlarına yansıtabiliyorlar mıydı? Acı çekiyorlar mıydı? Ayrılığı, kavuşmayı, aşkı, nefreti hissederek envaiçeşit  duygu yoğunluğu yaşayabiliyorlar mıydı? Yüzlerce soru...

  Ancak sizler de bu sorulara benim gibi, soyut kavramları, mecazi ifadeleri, metaforları anlamlandıramayacak yaşta olsaydınız, o gün kendi kendime verdiğim cevabı sanırım siz de verirdiniz.

    Evet, bütün varlıklar yukarıdaki soruların hemen hepsine evet diyebilecek bir ruha sahipler. Bir farkla: Onlar bizim gibi bilinçli  bir durumla değil, bu duyguları hissettirecek bir ayna olarak bizi yansıtıyorlar. Üzülmüyorlar ama hüzünlü bir ruhun gözyaşlarını aksettiriyorlar. Sevinmiyorlar ama sevinçli bir ruhun gülümsemesini yansıtıyorlar.  Aşık olmuyorlar ama aşık bir ruhun aşkını anlatıyorlar. Ayrılmıyorlar, özlemiyorlar ama ayrılan özleyen bir ruha tercüman oluyorlar ve cansız varlık olarak gördüğümüz etrafımızdaki her şey, bir ruhun yansıtan aynaları olarak yaşıyorlar.

   Varlıkların "ayna ruhlarını" keşfetmiş olmak keşke içimizi rahatlatsaydı. Aksine bunu fark etmiş olmak, ardından en az kendisi kadar ağır, zorlu bir süreci ve sorumluluğu da beraberinde getiriyor. 

   Aynaları fark ettiğiniz andan itibaren etrafınızdaki her nesnenin hangi ruhun aynası olduğunu da merak etmeye başlıyoruz. Onu görebilecek derin gözlere sahip olacak kadar şanslıysanız, bu kez de bir başka sır sizi bekliyor.

   Ayna ruhtan yansıyanı anlamak, onunla konuşmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Bunun için de bilgi ve tecrübeyle donanmış olmanızı gerektiren yeni bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz. 

  Bilgiye ulaştıktan sonra her şey bitti mi? Elbette hayır! Görebilmek, analiz yaparak, bu ruhtan yansıyanı hem kendimize hem de başkalarına anlatabilecek, yaşamasını ve yaşanmasını sağlayabilecek araçlara ihtiyaç duyuyorsunuz. 

  İşte eğitim öğretim sürecinin önemi de tam burada devreye giriyor. Bu sürecin bütün unsurları; yöneticisinden öğretmenine, öğrencisinden velisine, müfredatından programlarına, bahçe duvarından okulun mimari yapısına, eğitim ortamlarına, sınıf yönetim tarzına, okulun yönetim yaklaşımına ve hatta teneffüste kullanılan okul zilinin melodisine varıncaya kadar bütün unsurlarıyla düşünülmesini,  geliştirilmesini, sürecin titizlikle planlanmasını, uygulanmasını, kontrolünü ve düzenlemesini elzem kılmaktadır.

   "Nefsini tanıyan Rabb'ini tanır."

   Peygamber'imiz Hazreti Muhammed buyurur ki "Benliğini idrak eden, Rabb'ini idrak eder." Biz bu hadisi aslında şöyle öğrenmiştik: "Nefsini bilen, Rabb'ini bilir." Arapça bilenlerimiz burada geçen "arefe" kelimesinin "aleme" kelimesiyle aynı anlamı paylaştığını hemen fark edecektir. Çünkü "idrak" etmek, maruf olmak, "bilmek" ten daha derin anlamlar taşır, kapsayıcıdır.

   Bilmek, ulaşabileceğimiz tanımayı sağlarken, "idrak" etmek, varlıkların ruhlarını anlamak, onlarla empati kurmak, yansıttıklarını hissetmek, üzerinde düşünmek, analizler yaparak bir çıkarıma ulaşmak ve bu çıkarımdan yeni yansımalara ulaşmak, anlatabilmek, anlayabilmek için de uygun araçlar geliştirmek gibi insanın  yeterliliğini ifade eder. 


  Şu halde "arefe" kökünden gelen "maarif" kavramının da önemini burada kabul etmek gerekmektedir. Çünkü "maarif" sadece "bilmek" değil bilgiyi kullanabilmek yeterliliğine sahip olabilecek kıvama ulaşmayı ifade eder. Örneğin; hayat kelimesiyle, ömür kelimesine bilmek seviyesinden bakarsak, sadece doğumla ölüm arasındaki geçen bir süre, sadece bir yaşam olarak kalacaktır. Ama maarif nazarıyla bakıldığında, hayatın "yaşama", " ömrün ise, bu hayatı "imar" edecek işler yapma anlamdaki ruh yansımasını görme imkanı sağlayacaktır.

   Bir okul binasını inşa edebilmek için gereken mühendislik bilgisine sahip olmak elbette gereklidir. Ancak, binaya ruh verecek mimarın, "maarif" noktasından hareketle "eğitim sürecini" idrakten yoksun,  nesnelerdeki ruhların yansıttığı manayı kavramaktan aciz olması halinde, karşımıza sadece dört tarafı betonla çevrilmiş, çatısı örülmüş bir yığın taşla karşı karşıya kalırız. Buna razı olmak eziyet verir.

   Giydiğimiz elbisenin, gömleğimize taktığımız kravatın maliyeti ne olursa olsun, önemli olanın bunların uyumlu olup olmadığı değil mi? Saç boyamızdan tutun ayağımızdaki çorabın çiftinin aynı renk ve desende olup olmadığına kadar dikkat eden bizler, yetiştirdiğimiz öğrencilerin yaşayacakları hayatla ne kadar uyum içerisinde olacağını planlamak zorunda değil miyiz?
Hayatı anlamlandıracak ve etrafında olan biteni, varlıkları ve eşyayı anlayabilecek düzeyde aklını ve akıl ettiğini anlamlandıracak bir ruh ve ayna ruhları fark edecek anlayışın yolunu ve yöntemini öğretmekle yükümlü değil miyiz?

   Şu halde "maarifi", eşyayı kavrama bilinci olarak kabul edersek, bunu gerektirdiği şekliyle öğrencilerimize, çocuklarımıza, çalışanlarımıza bütün dünyayı anlayabilecek, idrak edebilecek, ayna ruhların yansımalarını anlamlandırabilecek, kavrayabilecek, kavramsallaştırabilecek, yeni fikirler üretebilecek, hem kendisi hem de başkaları için hayatı imar edebilecek, kolektif kültürden doğan ve eşyayı yansıtan ruhları okuyabilecek alfabeyi, bunları anlayabilecek dili öğretmek zorunda değil miyiz? Elbette sorunun cevabı "evet" olacaktır. İçimizden onay verdiğimiz bu "evet"e olan inancımız ne kadar güçlüyse "başarı" da o kadar kaçınılmazdır. "Muvaffakiyet" yani, yerli olmayan tanımla, "vizyon"a ulaşmak da o denli derin ve anlamlı olacaktır. 

  Bilgiye anlam yükleyebilen sistemler kurduğumuzda, eğitim öğretimle birlikte "maarif" in  öneminin farkına vardığımızda, maarif işini bir sanatkar edasıyla, titizlikle gerçekleştirdiğimizde, her nesnenin bir ruhu olduğunu anladığımızda ve bu ruhla konuşabildiğimizde insanımız değer kazanacak, hayatımız can bulacak ve ömrün dünyayı ve kendimizi imar etme süreci olduğunu kavrayacak, daha da önemlisi "kendimizi tanıyacak" mana  olgunluğuna  kavuşmuş olacağız.

   Okulları sadece beyinlerle bilgi taşıyan konteynırlar olmaktan kurtarıp bilgiye "ruh" verip, ruhlarda yansımaları okuyabildiğimizde bunları aktarmak için uygun araçlar ve yöntemler geliştirdiğimizde, kendi eserlerimizi, kültürümüzün bütün unsurlarını, evrensel mozaik yapıyı, parça bütün ilişkisini, insanı insan yapan, bizi biz yapan bütün derinlikleri anlayan, bir öğretmen, bir yönetici, bir anne baba olabileceğiz.


Bu Savaş Bitmeyecek

1

Bir ol! Diri ol! Dağılma!

"Hafıza-i beşer nisyan ile malul" der ecdadımız. İnsan gerçekten de ne kadar unutkandır. Ne kadar aceleci ve ne kadar da nankördür. İnsanın hafızası neyse de toplumsal hafızanın nisyanı bir bela. Tarihin tozlu arşivlerinde kalması bir musibet. Onu hatırlamayan bir neslin eline bütün toplumun teslim edilmesi ilahi bir afet. 

"Yüzyıl" insan ömrü için uzun, toplum için bir kaç gün kadar kısa sayılabilecek bir zaman dilimi.  1915-2015.
Sultan Abdülhamit'in tahttan indirilmesinden sonra Anadolu insanına yaşatılan acılar ve geride bıraktığı şehitler, düşmana terk ettiği topraklar ve arşivlere gömdüğü kültür, yabancı mihraklara çaldırdığı değerler hazinesi.  Bin yıllık kardeşlik türküsünün yerini alan senfoniler. Ezanların yerini alan gazino nağmeleri.  İnsanı yaşat ki devlet yaşasın düsturunun kaybolduğu insan insanın kurdudur anlayışına mahkum edilen insanlık anlayışı. 
Çağ açıp kapatan 21'indeki gencin ulvi ruhunu terk edip Batı'ya yamanmış genç kimlik, ayaklarının altında ki cenneti terkedip, hayvani güdülerin ayakları altına itilmeye çalışılan cinsel objeler.  
Mürekkebinin bir damlasının mizanda bütün alemlere ağır geldiğini unutmuş, pozitivist akılla kafası karışık bilim adamları. Zihni tarumar maaşlı, okul ziline bağlı mekanik ücretliler. Bir elinde kendilerinden daha akıllı makinelere mahkûm, idealsiz, ezberci, memur muallimler.
Şekilde kalmış ruhsuz İslam, raflarda kutsanmış Allah kelamı, anlaşılmayan dualar, manası dilden kalbe inmeyen mealler, vaizler, sohbetler.  Dualar yerini alan beddualar, rahmani yüzlerin yerini dolduran militan çehreler, asık suratlı küfürbaz, maddeperest dindarlar. Batı'nın uşağı dindar görünümlü önderler. İslam'ı kilisenin çanları altında papazlarla planladıkları diyalog ihanetiyle bozma çabasında çeteler. Soysuzlaştırma, Muhammed sizleştirme planları.  Siyaset milleti bölmek, adalet mazlumun tepesinde zalimin giyotini.  
Âlimi bozulmuş, hakimi bozulmuş, ayarı kaçmış, bozulmuş toplum. Şovenist kardeş, vatansız vatandaş, devletsiz millet, ülküsüz genç, Kur'an'sız Müslüman, Kıblesi sapmış beynamaz, ruhsuz sanatçı, idealsiz öğretmen, içiyle dışıyla yabancılaşmış eğitim mekânları, sorumsuz, virüslü medya, özgürlükle maskelenmiş hayasız cinsiyetsizlik. Boynuna takılan zincirden habersiz uyuşturulmuş özerklik isteyen, öz erksiz, çakma, sahte, kimlik anarşistleri....

Bütün bunlar yüzyıl boyunca siyonistin tarumar ettiği, Türkiye'de yaşanmasını istediği, maskeli balonun sahnelendiği, tarihi düzen.

Peki ne oldu da bir anda  maskeli balonun müzikalı kesiliverdi?

Ne oldu da bütün kirli eller bir anda tutuşuverdi?

Ne oldu da Abdülhamit'ten sonra atılan zafer naraları bir anda çığlığa dönüşüp beddua seanslarına dönüştürüldü?

Ne oldu da 1000 yılın kardeşlik damarlarına kurulmuş saatli bombalar bir bir patlatılmaya başlandı?

Ne oldu da ittihat ve terakkinin kirlettiği ve koskoca bir imparatorluğu yıkan, dışında Özgürlük, Hürriyet, Eşitlik, Adâlet, Bağımsızlık" içinde esaret yatan naraları yeniden atılmaya başlandı?

Ne oldu da ihanet hücreleri uyandırıldı ve hainlik planları hayata geçirildi?

Ne oldu da, kardeşi kardeşe kırdırma senaryoları devreye sokuldu?

Ne oldu da bayrağa, devlete, millete saldırmak için siyasi ittifaklar kurulmaya başlandı?

Ne oldu da Türkiye'nin etrafında ateş çemberi kurmaya başlandı?

Ne oldu da köpekler zincilerinden salıverildi? 

Ne oldu da Doğuyla Batı'yı birbirine düşmanmış gibi aşılar yapılmaya başlandı?

Ne oldu da bir yandan kurşunla, bir yandan kalemle, bir yandan beddualarla hep birlikte harekete geçtiler, saldırmaya başladılar?

Ne oldu da yedi düvel haçlı ittifakıyla hilale hücum etmek için el ele tutuştular?



Aynı tiyatronun 3. Perdesi oynanıyor.

I. Perde: Sultan Abdülhamit Han

II. Perde: Gazi Mustafa Kemal Atatürk 

III. Perde: Cumhur Reis Recep Tayyip Erdoğan
İslamın ve Türkiye'nin ezeli düşmanlarınca üç perdenin üçünde de her şey planlandığı gibi aksaksız gidiyorken, bir anda Yüzyıllık oyunu bozmaya yeltenen bu  "adamlar" geliverdi.

Tek millet, tek devlet, tek vatan diyen, dünya beşten büyüktür diyen adamlar. 

Milletin ardından hesapsız, sorgusuz gitmeye yemin ettiği adamlar. 

Milletini yüzyıllık uykundan uyandırmakla kalmayan yüzyıllık planlar kuran adamlar.

Yeniden şahlanmanın imkansızlık umutsuzluğunda boğulurken, bunlara  şahlanmaya umudu veren adamlar

Bir olmayı, diri olmayı öğreten adamlar

Yüzyılın köleliğine dur diyerek millet olma bilincini yeniden zihinlerde uyandıran adamlar.

Millet olmanın, İslam olmanın, dik durmanın, onurlu yaşamanın, gururla yaşamanın, geleceğe umutla bakmanın tohumlarını filizlendiren adamlar.

Dünya'nın bütün her yerindeki Müslümanlara umut olan adamlar.

Yüzlerce yıl kiminin ekonomik, kiminin kültürel bağımsızlığını ellerinden aldıkları milletlerin bağımsızlık umudu olan adamlar geliverdi.

Türkiye'de bu mücadele asla bitmeyecek.
Biz bir olduğumuz sürece
Biz diri olduğumuz sürece
Biz dağılmadığımız sürece 
Bu savaş asla bitmeyecek. 
-
Biz büyüdükçe, 
Biz yükseldikçe, 
Biz umudumuzu yitirmedikçe,
Bu savaş bitmeyecek.
-
Biz Anadolu'nun her karesinde kardeşçe yaşamaya yemin edip gülümsedikçe,
Biz camilerde ezanları aynı ruh ve heyecanla dinledikçe,
Biz Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz, Çeçen bir elle Muhammed'e sarıldıkça,
Biz gençliğimize sahip çıkıp onları ihanete kurban etmedikçe
Biz "Ay Yıldızlı" bayrağın altında uykusuz gözlerle nöbete durup Kâbe'yi kıble yaptıkça
Bu savaş bitmeyecek.
-
Biz İslam oldukça
Biz Anadolu'da düğünler dernekler kurdukça
Biz Anadolu'da Çanakkale, Sakarya ruhuyla yaşadıkça
Biz Oğuz'lar, Alparslanlar, Selahattin Eyyubiler yetiştirdikçe
Biz Hacı Bayram Velileri, Hacı Bektaş Velileri, Hoca Ahmet Yesevileri tanıdıkça
Bu topraklarda dostların duaları Camilerden, Cemlerden, Dergahlardan yükseldikçe 
Bu savaş bitmeyecek.
-
Biz onları "dost" edinmedikçe bu savaş bitmeyecek.
Biz de onları asla dost edinmeyeceğiz.
Sinecekler, sessizce yine planlar kuracaklar
Yine ihanet oyunları için oyunlar oynayacaklar

Ama yine Anadolu'nu her karışında Al Bayrak dalgalanacak,
Anadolu'nu her tepesinde dağında yine Mehmetçik gözü ufukta nöbette olacak
Anadolu'nun her Köyünden, mezrasından, şehrinden ezanlar yükselecek
Anadolu'nun her yaylasından yine dualar yükselecek.
Ezeli düşmana inat yine

"Tek Milletiz, Tek Devletiz, Tek Vatanız"

Eğer bugün bu mücadele varsa hala "Biz" hayattayız, hala düşman yüreklere korku salıyor, dost gönüllere huzur veriyoruz demektir.

Artık ya yüzyıldır kurgulanan,  başkalarının yazdığı senaryonun figüranı olup oynamaya devam edeceğiz ya da kendi senaryomuza kendimiz yazarak, Yüzyılın hikayesinin yazarı olacağız. Tarihi yine biz yazacağız.

Son söz: Bir ol!,Diri ol! Dağılma!

Kurtlarla Dans

3

O Yaşıyor.. 
Sultan II. Abdulhamid
(1842-1918)

Tarihin sisli koridorlarından kulağımıza fısıldanan bir dansın melodisi ve cennet Mekan Sultan II. Abdulahmid'in 33 yıl nasıl bir maharetle "Kurtlarla"bu melodiyle dans ettiği, hayatı boyunca İmparatorluğu ve tebâsını bu melodinin "zehirli gürültüsünden" uzak tuttuğunu anlatma çabası.
Abdulhamid Han'ın dehası, dışarıdan saldıran "Kurtlarla" içerideki "çakalların" nasıl bir araya gelerek ülkeye ihanet içinde, iş birliği ve güç birliği kurduklarını anlama çabasıdır.
Rakamlara boğulmuş tarihten hiçbir şey anlayamazsınız. Kronolojik olarak verilen bilgiler kuru ve anlamsızdır. Ezberlenir ve unutulur. Tozlu raflarda öylesine bakakalır. Onca yaşanmışlık, tecrübe, alınacak dersler, çıkarılacak sonuçlar sessizce dağılır gider. Bu nedenle II. Abdülhamid kırk gece kırk gündüz klasik doğu masallarından öteye çok şey anlatır bize.
"Abdulhamit kimdir?" sorusunun cevabı: "Abdulhamit bir fikirdir". Onun en güzel adı bu olsa gerek.
Abdulhamit bir fikir, felsefe, düşünce biçimidir. Hem de öyle bir fikir ki, kendisinden yüz yıl sonra gelecek nesillere liderlik yapabilecek niteliklere sahip bir fikir.
Oysa O'nu "Kızıl Sultan", "Evhamlı", "Müstebdit" gibi lakaplar ve ünvanlarla tanıttılar.
Bundan daha da beter olanı bu yakıştırmaların, kendisinin sunduğu nimetten nemalanmış olanlarca yapılmış olmasıdır.
Abdulhamid'in iktidarda olduğu 33 yılda (1876-1909) dünya, Avrupa ve İslam alemiyle olan ilişkilerimizin çok kritik ve sancılı bir dönemden geçmektedir. Bu dönemde sadece Osmanlı Devleti değil bütün dünya hızlı bir dönüşüm içindedir ve aynı zamanda Osmanlı'da ifadesini bulan coğrafyamız, medeniyetimiz toplumumuz için de keskin bir dönüm noktasıdır.
Anadolu'nun her karışı, Osmanlı Devleti, emperyalist güçlerce paylaşılma planları arasında. Hatta merkezinde.
Tabir yerindeyse onlarca kurdun sofrasında bir kuzu iştahları kabartan bir yerde. Sofrada bir devlet; Osmanlı Devleti ve bu devletin başında bir hakan; II. Abdulhamit. "Her yirmi dört saati bin muamma ile dolu" olan bir sisin içinde.
Bu muammaya cevap verebilecek tek bir şahsiyet ve hedefte "mütedeyyin, takva sahibi, muhafazakar, milliyetçi, gizemli, sırdaş, müşfik, adil, alim, mücahit, vefakar, akıllı, zeki, ihtiyatlı, şaşırtıcı, kıvrak zekalı, güçlü siyasi kavrayışıyla, yenilikçi, dengeli, azimli, meraklı, hoşgörülü, öngörülü, vizyon sahibi, entelektüel, yenilikçi lider var. Dahası bugünkü Türkiye'nin temellerini atan, anlaşılmayı bekleyen ve hala ruhuyla bütün siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele edilen bir "Hakan" var.
33 yıl dünyanın en sisli ve karanlık dönemecinde yönettiği Osmanlı Devletinin hakanı Abdulhamid'in çabasının benim zihnimde uyandırdığı resim çok net.
Maskeli bir balo.
Loş ve sisli bir salon.
Kimi dost kıyafette kimi düşman.
Dost kim? Düşman kim? Anlaşılamayan bir meydan
Maskeliler bir arada.
Aralarında hakan ve onun şahsında Türk milleti.
.
Maskelilerin her birinin elinde bir testere.
Testereleri bileği yapan ucuz bahşişli soytarılar.
Hakan'ın bir elinde Kuran diğer elinde tarih, kültür.
Türk ve İslam medeniyeti.
Müzik, kilise ayinlerinin haçlı ilahisi eşliğinde bütün salonu dolduruyor.
Maskeli dansörler/dansözler ahenk içinde.
Davulun her vuruşunda birlikte hareket ediyorlar.
Figürleri incitici, hileli, kurnazca.
Hamleler sinsi
Soytarılar neşeyle karışık çığlıkta
600 yıllık bir medeniyete isyan ve ihanet
Hileli, namert.
Meydanda bir pehlivan ve onlarca kalleş.
Maskeli balonun sırtlanları bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla dansa devam ediyor...
Hiç bitmeyecek bir dansın her seferinde yeni maskeleriyle, yeni soytarılar
Kimi zaman sendelerse de Hakan, dimdik ayakta, vakur.
Abdulhamit yerde..
Elleri ve kolları bağlanmış.
Milletin sesi kesilmiş, susturulmuş.
Sükuta uğramış cepheler.
Kolunun altında Kuran ve tarihinden aldığı vakar.
Besmeleyle mühürlenmiş, inananların ve temiz olanların dokunup anlayabileceği şifrelerle dolu bir "sırlar"
Maskeli balonun ortakları, "yıldız" kayarcasına yağmalamaya ve yok etmeye başlıyor. Cılız dualar uzaktan ve derinden geliyor.. Her sesin ardından bin bir şehadet sesi...
Yüzyıl sonra dans devam ediyor.
Abdulhamit yine ayakta ölümcül dans devam ediyor.
Her seferinde daha bir bilerek, daha bir azimle, daha bir inançla.
Abdulhamid'i anlamak böyle bir sahnede tek başına kalmış bir hakanı anlamak demek.
Abdulhamid'i anlamak sırtlanların, çakalların saldırısına uğramış bir kuzunun mücadelesini anlamak demek.
Abdulhamid'i anlamak hem içeriden hem dışarıdan bütün testere darbelerine rağmen yıkılmayan, parçalanamayan bir çınarı anlamak demek.
Adulhamid'i anlamak bu millete karşı yapılan yalanları, talanları, propagandaları, ihanetleri, hainlikleri, maskelerin ardındaki omurgasızların oyunlarını anlamak demek.
Abdulhamid'i anlamak tarihin kısır döngüsünden, emperyalizmin girdabından kurtulup diriliş demek.
Çınarın devrilişinde doğan yeni fidanın meyveye durmasına ramak kala soytarılar yine iş başında. Maskeli patronlarının hayaletleri ve onların fikir uşağı mankurtlar.
Tarihin tekerrürü.
Abdulhamid'in karakteri, siyasi kişiliği, devlet yönetim tarzı, dehası, milliyetçiliği, milletine düşkünlüğü, mütevazı hayatı, siyasi öngörüleri, Osmanlı topraklarının parçalanmaması için verdiği mücadele, dünyadaki teknolojik gelişmeleri ülkesine aktarmadaki mahareti ve çabası bir arada düşünüldüğünde o daha iyi anlaşılacaktır.
O, var olmak istemektedir ama kimliğiyle.
Yozlaşmadan, bozulmadan, kültürel değerlerini koruyarak, kendi değerleriyle sentezlediği bir varoluşla.
II. Abdulhamid'in bugün gelişen ve büyüme arzusu içinde olan, bölgede lider ülke olmak ve söz sahibi olmak isteyen Türkiye'nin karşısına çıkan engellerle benzer engellemelerle karşılaşması tesadüf değildir.
Keşke seni anlayabilecek bilgiye ve idrake sahip olabilseydik.

Gökkuşağının Sabun Köpüğü ile Savaşı

0
Gökkuşağı renkleriyle güzel derken, sabun köpüğünden yansıyan renkleri kastetmemiştim.

İnsanların genetik yapısı gibi toplumların da kültürel kodlarının olduğunu biliyoruz. Bu kodların her birini, gökkuşağının bir rengine benzetecek olursak, toplumu bir arada tutan vazgeçilemez, kavramsallaştırılmış ve dile gelen ifadeleri; din, hukuk, aile, vatan, millet, bayrak, adalet, tarih, ahlak, ortak acılar ve sevinçleridir...

Kültür genlerimizi meydana getiren kodların renkleri ve renk tonları bir diğer rengin varlığından aldığı enerjiyle yaşıyor. Her düşünceden, her fikirden insanın varlığı bizi bir arada tutuyor. Kendi varlığımıza değer katıyor ve kimliğimize sahiplenmemize neden oluyor. Beyazın varlığını siyahın varlığı ile anlıyoruz. Birinin yokluğu diğerinin de yokluğu anlamına geliyor. Varlık yoklukla, zenginlik fakirlikle, sağlık hastalıkla, özgürlük esaretle, güç zayıflıkla.
Her şey zıddıyla kaim. Varlıkların çift yaratılmasındaki hikmet de bu olsa gerek. 
"Ben" ya da "Biz", "Sen" ya da "Siz" ayrışmasını sağlamak. Bu "ben"liğin veya "biz"liğin farkındalığı, varlık bilincimizin oluşmasını sağlıyor. Farklılıkların anlamı zıtlarlada gizli. ZItlıkların olmadığı dünyada varlığımızdan da söz edilemez. 

Bunları kabul etmekte zorlanmıyoruz. Ancak bizi huzursuz eden şey "zıtların varlığı" değil, "Yapay zıtlıklar". Yapay her zıtlık huzursuzluk ver kargaşaya neden oluyor. Toplumsal yapımızı bir arada tutan temel dinamiklerimiz gökkuşağının ana renkleri gibi üzerimizde şık dururken, bu renklerin varlığı bize anlam ve güzellik katıyorken araya sokuşturulan, uyumsuz ve akıştan ayrı, yapay renkler, yerli yerinde ve doğal sürecinde oluşmadığından bize huzursuzluk veriyor. 
Renk uyuşmazlığı, kan uyuşmazlığı, doku uyuşmazlığı, düşünce uyuşmazlığı, fikir uyuşmazlığı, kaynağını yine aynı kodlardan almışsa sorun yaşanmıyor. 
Vahim olan, bize sonradan giydirilen, aşılanan, katıştırılan renklerin, kaynağının kendi güneşimizden gelmeyişi. Boyası dağılmış bir tablo gibi farklı kaynaklardan gelen renk sokuşturmalarının üzerimizde iğreti durmasının nedeni de bu.

Sosyal genler ve kültürel kodlarımız üzerinde üzerinde oynan en büyük oyun, farklı kültürlerden alınarak tutturulmaya çalışılan, laboratuvar ortamlarında oluşturulan yapay enjekte renkler ve kotlardır. Toplumun kültürel genleri üzerinde oynanan ve yapay renklendirme girişimleridir. Bizi huzursuz, hırçın, güvensiz, inançsız, umutsuz yapan, aşının yan etkileridir, zehirlenme belirtileridir. Aşı operasyonlarına karşı verilen sosyal tepkilerdir, doku uyuşmazlığıdır.

Türk toplumu yüzyıllardır bu tarz ana bünyesine ve renklerine aykırı, benzer kanser aşılarıyla dönüşüme tabi tutulmaya çalışıldı. Aşılar kimi zaman askeri, kimi zaman siyasi, kimi zaman ekonomik şırıngalarla enjekte edildi. Her seferinde bir panzehirin bulunmasıyla bertaraf edilen bu operasyonlardan kurtulmayı başardı. Ancak kimi zaman bedeli çok ağır faturlar ödemek zorunda kald. Bunun en güzel örneğini haçlı seferlerni ve Kurutuluş Savaşı'nı gösterebiliriz. Tarih  buna Osmanlı gibi bir çınarın devrilmesiyle şahit oldu.

Her seferinde aşının dozu ve şekli değişti ve yeniden başlatılan yapay zıtlıklarla mücadele etmek zorunda kaldık.

Günümüzde yine toplumsal yapımızı bozmaya ve onu yok etmeye yönelik yapay zıtlıkların varlık göstermeye başladıklarına şahit olmaktayız. Bu sefer ki kullanılan aşı tarihte kullanılan aşılardan oldukça farklı. Türk milletinin doğrudan, açıktan maruz kaldığı aşılama, daha çok subliminal mesajlar, algı yönetimleri, önceki zehirlenmelerden oluşan yaralanmaları depreştiren yönlendirmeler, medya, propaganda faaliyetleri, terör, TV ve filmler gibi çok bildik ancak kaçınılmayan araçlar aracılığıyla gerçekleştiriliyor.
Ayrıca, bu aşı milli dokumuza yerleştirilmiş özel, bize benzeyen, zaman düzenekler troller, nüfuz ajanlarınca kritik noktalara yerleştirilmiş,  zihin bahçeleri değiştirilmiş özel ajanlar aracılığıyla yerine getiriliyor. Hassas zamanlarda harekete geçerek toplumsal ilerlemenin, gelişmenin ve büyümenin her evresinde devreye sokularak, toplumun genlerine daha fazla zehir salarak bütün vücut ele geçirilmeye çalışılıyor.

Temel değerlerden uzaklaştırılmış, tarih bilinci silinmiş, propagandaya açık, yorulmuş, kızgın, hırçın, toplumuyla, kültürüyle, kendi kendisiyle sürekli savaş halinde olan aşılanmış bireyleri de kullanarak bütün vücudu yok etmeye çalışıyor. Ana renklerin bir araya gelerek doğal bir süreç olarak ürettiği farklı renk tonları arasına bu sahte renklerin yerleştirilmesiyle, kopmalar ve düşmanlıkların artışı hızlandırılmaya çalışılıyor.

Algılarıyla oynanan bireylerin kontrolü her zaman daha kolaydır. Buna maruz kalanlar, aşı sahiplerine siyasal köleler olarak hizmete hazır hale getiriliyor ve gökkuşağının renkleri arasına sabun köpüğünden yansıyan renklerle sızmaya çalışılıyor.

Toplumun her bir bireyi son derece değerli ve vazgeçilemez olduğundan, bu aşılara karşı mücadelede kararlı olanların işi oldukça zor.  Bir yandan aşıya maruz kalmışların vereceği zarardan kendilerini korumaya, diğer yandan onu bu zehirden kurtarmaya çalışırken diğer yandan, gökkuşağının doğal rengindeki güzelliğe kavuşması için mücadeleye çalışıyorlar. 
Bize düşen görev şu aşamada sabrı ve hakkı tavsiye etmeyi sürdürmek, diğer yandan "Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek", bir arada kendi farklılıklarımızla yaşamayı öğrenmek ve öğretmek. Nüfuz ajanlarının etkilerinden kendimizi korumayı hem siyasal, hem ekonomik yollarla öğrenmek. 

Biz kendi renklerimizin ahenginde varız. 
Yapay renklerin göz alıcı ışıltıları gözlerimizi kamaştırmasın.

Nadir YILDIRIM
Eğitim Uzmanı

Biz Ne Kadar Biziz.

0
genel-secim-sonuclari

Kırmızının Tonları...

Birey olarak yamalanmış bir benlik ya da toplum olarak yamalanmış bir toplum olmuşsak, 

Biz, ne kadar biziz?

8 Haziran sabahı olmadan akşamdan belli olan genel seçim sonuçları kafaları karıştırmaya yetti. Sonuçların değerlendirilebilir ve anlaşılabilir tek bilineni tek başına bir partinin hükümet kuramayacağıydı. 
Bunun dışında hiç bir parti lideri sonuçların ardından, nasıl bir hükümet kurulması gerektiği, eğer bir araya gelip hükümet kurarlarsa nasıl bir tablo çıkacağı hakkında da net bir görüşe sahip değilken, adına kırmızı çizgi denilen, girilmez ve geçilmez levhasını andıran  önşartları eline bir fırça, bir de kırmızı boya alan 'sağa-sola' çizgi çekmeye, Türkiye'nin geleceği hakkında fikir beyan etmeye başladı. 

Türk siyasi haritası, bir anda rengarenk birbirine benzemeyen çizgilerle, şekillerle doldu. Ortaya çıkan tablo çok açıktı "kafamız karışık". O kadar birbirinden farklı tonlarda çizgiler, şekiller vardı ki, okul öncesi sergisinden alınmış  bir resim zannettik. Aslında oraya çıkan bu resim, aynı zamanda toplumun bugün geldiği noktada onlarca yıl soysal yapısındaki tahribatlara da işaret ediyordu.

Birincisi, kavramlar birbirine girmiş ve anlam kargaşası içindeydi ve aynı şeyleri farklı uslûpla dile getirdiklerinden, farklı konularda tartıştıklarını ve anlaşamadıklarını sanıyorlardı. 

İkincisi Türk toplumunun daha önce görülmeyen bir öz güvenle siyasi arenada yer alma arzusuna gönderme yapmaktaydı. 

Bunlardan ilki kavramlara yüklediğimiz anlamların farklılığı ve oldukça tehlikeli sonuçlara gebe iken, ikincisi siyasal duyarlılığımızın arttığını göstermesi bakımından iyiye işaret olarak görülebilir.
Dini, milli, insani, siyasi, ekonomik, sosyolojik derinliğe ve anlam yüküne sahip kelimelerin,  sadece bir cümleyi tamamlayan, basit, tek anlamlı ifade zannıyla kullanan insanımızın kültürel arka planda aslında ne kadar parçalandığının göstergesi olması bakımından önemli.

Aynı kelimeye yüklenen anlamlar kümesinin farklı siyasi görüşe sahip bireylerin dile getirirken karşılarında yine aynı kelimeye farklı anlamlar yükleyerek cevaplandıran insanların olması yine bu durumun açık göstergesi.

Türk insanının bütün vatandaş unsurlarıyla, tarih boyunca parçalanmışlığından ve birlikte hareket ederek aynı hedefe koşarken birbiriyle didişmesinin, çekiştirmesinin, engellemesinin nedenlerinden birinin ve en önemlisinin kültürel kodlarımızı ifade edebilecek kavramlar üzerinde farklı ve birbirine zıt anlam yüklenmesinin sonucu olduğunu söylememiz mümkün.
Tarih boyunca sürekli planlı ve kasıtlı, art niyetli, iç ve dış hain mihraklarca, kültürel erozyona tabi tutularak köklerinden uzaklaştırılan Anadolu'nun güzel insanları, aynı köklere sahip bir ağacın farklı dallarında yetişen meyveleri olduklarının farkında olmadan, haklılık ve varlık mücadelesi vermeye mahkum edilmiş.
Bizi biz yapan her şeyin, tüm değerlerimizin yerlerinin değiştirildiğinin farkına vardığımız son on yıl içerisinde, bu farkındalığımızın farkında olan aynı güçler daha hırslı ve planlı çalışmaya devam etmektedir. 

Algı oluşturmak dedikleri olayın arka planında içini boşalttıkları kültürümüz, köklerimiz, değerlerimiz, yargılarımız var. Eğer ibret alınmazsa benzerliklerimiz, yine farklı renklere boyanarak, bizi parçalayan, bölen, düşman yapan, ötekileştiren unsurlar olarak karşımıza çıkarılmaya devam edecektir.

Egoları bir yana bırakarak, bencillik ve çıkarları bir yana atarak, saman alevi kızgınlıklarımızı büyük yaygınlara dönüştürmeden, müşterek değerlerimiz, manevi toplumsal harçlarımız için daha bir cesur, daha makul, daha uyumlu ve daha bir özveri yüklü davranış içerisinde olmak durumundayız. 

Bizi biz yapan tüm değerlere sahip çıkarak, inadına bir arada durmak, inadına kardeşlik dualarını haykırarak, beddualardan uzak rahmete yakın yaşamak zorundayız. 

Biz dedikçe bize, "siz kimsiniz" diyenlere inat bir arada durmak; tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak, şarkısını daha güçlü haykırmak zorundayız. Renklerin tonları, gök kuşağını andırmalı, uyumu, ahengi  göstermeli ve zenginliğimiz olarak düşünülmeli, rengin her tonuna sevgiyle bakarken rengin ana tonu gözden kaçırılmamalıdır.

Hayat eğer, gerçekleştirmek istediğimiz amaçlarınız yoksa her bir parçası başkasının elinde, yerli yerine konulmasını beklediğimiz parçaları kaybolmuş, asla bir araya getiremeyeceğimiz bir puzzle gibidir.

Fakat gerçekleştirmek istediğimiz amaçlarımız varsa ve kararlıysak, parçaları bizim elimizde, tamamlanması için bizim zekice fırça darbelerimizi bekleyen bir tuvaldir. 

Hayat uygun renkler ve parçaların bir araya getirilmesi gereken büyük bir tablodur. Tamamlandığında elimizde kalan kendimizin resmettiği büyük bir tablo. 

Herkes kendi tablosunu bir araya getirmekle meşgulken nasıl olur da biz, başkalarından  çaldığımız parçalarla kendi tablomuzu resmetmeyi bekleyebiliriz? 

Ortaya çıkan asla bizim kendi tablomuz olmayacaktır. Elimize tutuşturulan boyalar ve fırçalar, önümüzdeki tuval ne kadar bize ait? 


Birey olarak yamalanmış bir benlik ya da toplum olarak yamalanmış bir toplum olmuşsak, 
Biz, ne kadar biziz?