Kurtlarla Dans

3

O Yaşıyor.. 
Sultan II. Abdulhamid
(1842-1918)

Tarihin sisli koridorlarından kulağımıza fısıldanan bir dansın melodisi ve cennet Mekan Sultan II. Abdulahmid'in 33 yıl nasıl bir maharetle "Kurtlarla"bu melodiyle dans ettiği, hayatı boyunca İmparatorluğu ve tebâsını bu melodinin "zehirli gürültüsünden" uzak tuttuğunu anlatma çabası.
Abdulhamid Han'ın dehası, dışarıdan saldıran "Kurtlarla" içerideki "çakalların" nasıl bir araya gelerek ülkeye ihanet içinde, iş birliği ve güç birliği kurduklarını anlama çabasıdır.
Rakamlara boğulmuş tarihten hiçbir şey anlayamazsınız. Kronolojik olarak verilen bilgiler kuru ve anlamsızdır. Ezberlenir ve unutulur. Tozlu raflarda öylesine bakakalır. Onca yaşanmışlık, tecrübe, alınacak dersler, çıkarılacak sonuçlar sessizce dağılır gider. Bu nedenle II. Abdülhamid kırk gece kırk gündüz klasik doğu masallarından öteye çok şey anlatır bize.
"Abdulhamit kimdir?" sorusunun cevabı: "Abdulhamit bir fikirdir". Onun en güzel adı bu olsa gerek.
Abdulhamit bir fikir, felsefe, düşünce biçimidir. Hem de öyle bir fikir ki, kendisinden yüz yıl sonra gelecek nesillere liderlik yapabilecek niteliklere sahip bir fikir.
Oysa O'nu "Kızıl Sultan", "Evhamlı", "Müstebdit" gibi lakaplar ve ünvanlarla tanıttılar.
Bundan daha da beter olanı bu yakıştırmaların, kendisinin sunduğu nimetten nemalanmış olanlarca yapılmış olmasıdır.
Abdulhamid'in iktidarda olduğu 33 yılda (1876-1909) dünya, Avrupa ve İslam alemiyle olan ilişkilerimizin çok kritik ve sancılı bir dönemden geçmektedir. Bu dönemde sadece Osmanlı Devleti değil bütün dünya hızlı bir dönüşüm içindedir ve aynı zamanda Osmanlı'da ifadesini bulan coğrafyamız, medeniyetimiz toplumumuz için de keskin bir dönüm noktasıdır.
Anadolu'nun her karışı, Osmanlı Devleti, emperyalist güçlerce paylaşılma planları arasında. Hatta merkezinde.
Tabir yerindeyse onlarca kurdun sofrasında bir kuzu iştahları kabartan bir yerde. Sofrada bir devlet; Osmanlı Devleti ve bu devletin başında bir hakan; II. Abdulhamit. "Her yirmi dört saati bin muamma ile dolu" olan bir sisin içinde.
Bu muammaya cevap verebilecek tek bir şahsiyet ve hedefte "mütedeyyin, takva sahibi, muhafazakar, milliyetçi, gizemli, sırdaş, müşfik, adil, alim, mücahit, vefakar, akıllı, zeki, ihtiyatlı, şaşırtıcı, kıvrak zekalı, güçlü siyasi kavrayışıyla, yenilikçi, dengeli, azimli, meraklı, hoşgörülü, öngörülü, vizyon sahibi, entelektüel, yenilikçi lider var. Dahası bugünkü Türkiye'nin temellerini atan, anlaşılmayı bekleyen ve hala ruhuyla bütün siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele edilen bir "Hakan" var.
33 yıl dünyanın en sisli ve karanlık dönemecinde yönettiği Osmanlı Devletinin hakanı Abdulhamid'in çabasının benim zihnimde uyandırdığı resim çok net.
Maskeli bir balo.
Loş ve sisli bir salon.
Kimi dost kıyafette kimi düşman.
Dost kim? Düşman kim? Anlaşılamayan bir meydan
Maskeliler bir arada.
Aralarında hakan ve onun şahsında Türk milleti.
.
Maskelilerin her birinin elinde bir testere.
Testereleri bileği yapan ucuz bahşişli soytarılar.
Hakan'ın bir elinde Kuran diğer elinde tarih, kültür.
Türk ve İslam medeniyeti.
Müzik, kilise ayinlerinin haçlı ilahisi eşliğinde bütün salonu dolduruyor.
Maskeli dansörler/dansözler ahenk içinde.
Davulun her vuruşunda birlikte hareket ediyorlar.
Figürleri incitici, hileli, kurnazca.
Hamleler sinsi
Soytarılar neşeyle karışık çığlıkta
600 yıllık bir medeniyete isyan ve ihanet
Hileli, namert.
Meydanda bir pehlivan ve onlarca kalleş.
Maskeli balonun sırtlanları bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla dansa devam ediyor...
Hiç bitmeyecek bir dansın her seferinde yeni maskeleriyle, yeni soytarılar
Kimi zaman sendelerse de Hakan, dimdik ayakta, vakur.
Abdulhamit yerde..
Elleri ve kolları bağlanmış.
Milletin sesi kesilmiş, susturulmuş.
Sükuta uğramış cepheler.
Kolunun altında Kuran ve tarihinden aldığı vakar.
Besmeleyle mühürlenmiş, inananların ve temiz olanların dokunup anlayabileceği şifrelerle dolu bir "sırlar"
Maskeli balonun ortakları, "yıldız" kayarcasına yağmalamaya ve yok etmeye başlıyor. Cılız dualar uzaktan ve derinden geliyor.. Her sesin ardından bin bir şehadet sesi...
Yüzyıl sonra dans devam ediyor.
Abdulhamit yine ayakta ölümcül dans devam ediyor.
Her seferinde daha bir bilerek, daha bir azimle, daha bir inançla.
Abdulhamid'i anlamak böyle bir sahnede tek başına kalmış bir hakanı anlamak demek.
Abdulhamid'i anlamak sırtlanların, çakalların saldırısına uğramış bir kuzunun mücadelesini anlamak demek.
Abdulhamid'i anlamak hem içeriden hem dışarıdan bütün testere darbelerine rağmen yıkılmayan, parçalanamayan bir çınarı anlamak demek.
Adulhamid'i anlamak bu millete karşı yapılan yalanları, talanları, propagandaları, ihanetleri, hainlikleri, maskelerin ardındaki omurgasızların oyunlarını anlamak demek.
Abdulhamid'i anlamak tarihin kısır döngüsünden, emperyalizmin girdabından kurtulup diriliş demek.
Çınarın devrilişinde doğan yeni fidanın meyveye durmasına ramak kala soytarılar yine iş başında. Maskeli patronlarının hayaletleri ve onların fikir uşağı mankurtlar.
Tarihin tekerrürü.
Abdulhamid'in karakteri, siyasi kişiliği, devlet yönetim tarzı, dehası, milliyetçiliği, milletine düşkünlüğü, mütevazı hayatı, siyasi öngörüleri, Osmanlı topraklarının parçalanmaması için verdiği mücadele, dünyadaki teknolojik gelişmeleri ülkesine aktarmadaki mahareti ve çabası bir arada düşünüldüğünde o daha iyi anlaşılacaktır.
O, var olmak istemektedir ama kimliğiyle.
Yozlaşmadan, bozulmadan, kültürel değerlerini koruyarak, kendi değerleriyle sentezlediği bir varoluşla.
II. Abdulhamid'in bugün gelişen ve büyüme arzusu içinde olan, bölgede lider ülke olmak ve söz sahibi olmak isteyen Türkiye'nin karşısına çıkan engellerle benzer engellemelerle karşılaşması tesadüf değildir.
Keşke seni anlayabilecek bilgiye ve idrake sahip olabilseydik.

Gökkuşağının Sabun Köpüğü ile Savaşı

0
Gökkuşağı renkleriyle güzel derken, sabun köpüğünden yansıyan renkleri kastetmemiştim.

İnsanların genetik yapısı gibi toplumların da kültürel kodlarının olduğunu biliyoruz. Bu kodların her birini, gökkuşağının bir rengine benzetecek olursak, toplumu bir arada tutan vazgeçilemez, kavramsallaştırılmış ve dile gelen ifadeleri; din, hukuk, aile, vatan, millet, bayrak, adalet, tarih, ahlak, ortak acılar ve sevinçleridir...

Kültür genlerimizi meydana getiren kodların renkleri ve renk tonları bir diğer rengin varlığından aldığı enerjiyle yaşıyor. Her düşünceden, her fikirden insanın varlığı bizi bir arada tutuyor. Kendi varlığımıza değer katıyor ve kimliğimize sahiplenmemize neden oluyor. Beyazın varlığını siyahın varlığı ile anlıyoruz. Birinin yokluğu diğerinin de yokluğu anlamına geliyor. Varlık yoklukla, zenginlik fakirlikle, sağlık hastalıkla, özgürlük esaretle, güç zayıflıkla.
Her şey zıddıyla kaim. Varlıkların çift yaratılmasındaki hikmet de bu olsa gerek. 
"Ben" ya da "Biz", "Sen" ya da "Siz" ayrışmasını sağlamak. Bu "ben"liğin veya "biz"liğin farkındalığı, varlık bilincimizin oluşmasını sağlıyor. Farklılıkların anlamı zıtlarlada gizli. ZItlıkların olmadığı dünyada varlığımızdan da söz edilemez. 

Bunları kabul etmekte zorlanmıyoruz. Ancak bizi huzursuz eden şey "zıtların varlığı" değil, "Yapay zıtlıklar". Yapay her zıtlık huzursuzluk ver kargaşaya neden oluyor. Toplumsal yapımızı bir arada tutan temel dinamiklerimiz gökkuşağının ana renkleri gibi üzerimizde şık dururken, bu renklerin varlığı bize anlam ve güzellik katıyorken araya sokuşturulan, uyumsuz ve akıştan ayrı, yapay renkler, yerli yerinde ve doğal sürecinde oluşmadığından bize huzursuzluk veriyor. 
Renk uyuşmazlığı, kan uyuşmazlığı, doku uyuşmazlığı, düşünce uyuşmazlığı, fikir uyuşmazlığı, kaynağını yine aynı kodlardan almışsa sorun yaşanmıyor. 
Vahim olan, bize sonradan giydirilen, aşılanan, katıştırılan renklerin, kaynağının kendi güneşimizden gelmeyişi. Boyası dağılmış bir tablo gibi farklı kaynaklardan gelen renk sokuşturmalarının üzerimizde iğreti durmasının nedeni de bu.

Sosyal genler ve kültürel kodlarımız üzerinde üzerinde oynan en büyük oyun, farklı kültürlerden alınarak tutturulmaya çalışılan, laboratuvar ortamlarında oluşturulan yapay enjekte renkler ve kotlardır. Toplumun kültürel genleri üzerinde oynanan ve yapay renklendirme girişimleridir. Bizi huzursuz, hırçın, güvensiz, inançsız, umutsuz yapan, aşının yan etkileridir, zehirlenme belirtileridir. Aşı operasyonlarına karşı verilen sosyal tepkilerdir, doku uyuşmazlığıdır.

Türk toplumu yüzyıllardır bu tarz ana bünyesine ve renklerine aykırı, benzer kanser aşılarıyla dönüşüme tabi tutulmaya çalışıldı. Aşılar kimi zaman askeri, kimi zaman siyasi, kimi zaman ekonomik şırıngalarla enjekte edildi. Her seferinde bir panzehirin bulunmasıyla bertaraf edilen bu operasyonlardan kurtulmayı başardı. Ancak kimi zaman bedeli çok ağır faturlar ödemek zorunda kald. Bunun en güzel örneğini haçlı seferlerni ve Kurutuluş Savaşı'nı gösterebiliriz. Tarih  buna Osmanlı gibi bir çınarın devrilmesiyle şahit oldu.

Her seferinde aşının dozu ve şekli değişti ve yeniden başlatılan yapay zıtlıklarla mücadele etmek zorunda kaldık.

Günümüzde yine toplumsal yapımızı bozmaya ve onu yok etmeye yönelik yapay zıtlıkların varlık göstermeye başladıklarına şahit olmaktayız. Bu sefer ki kullanılan aşı tarihte kullanılan aşılardan oldukça farklı. Türk milletinin doğrudan, açıktan maruz kaldığı aşılama, daha çok subliminal mesajlar, algı yönetimleri, önceki zehirlenmelerden oluşan yaralanmaları depreştiren yönlendirmeler, medya, propaganda faaliyetleri, terör, TV ve filmler gibi çok bildik ancak kaçınılmayan araçlar aracılığıyla gerçekleştiriliyor.
Ayrıca, bu aşı milli dokumuza yerleştirilmiş özel, bize benzeyen, zaman düzenekler troller, nüfuz ajanlarınca kritik noktalara yerleştirilmiş,  zihin bahçeleri değiştirilmiş özel ajanlar aracılığıyla yerine getiriliyor. Hassas zamanlarda harekete geçerek toplumsal ilerlemenin, gelişmenin ve büyümenin her evresinde devreye sokularak, toplumun genlerine daha fazla zehir salarak bütün vücut ele geçirilmeye çalışılıyor.

Temel değerlerden uzaklaştırılmış, tarih bilinci silinmiş, propagandaya açık, yorulmuş, kızgın, hırçın, toplumuyla, kültürüyle, kendi kendisiyle sürekli savaş halinde olan aşılanmış bireyleri de kullanarak bütün vücudu yok etmeye çalışıyor. Ana renklerin bir araya gelerek doğal bir süreç olarak ürettiği farklı renk tonları arasına bu sahte renklerin yerleştirilmesiyle, kopmalar ve düşmanlıkların artışı hızlandırılmaya çalışılıyor.

Algılarıyla oynanan bireylerin kontrolü her zaman daha kolaydır. Buna maruz kalanlar, aşı sahiplerine siyasal köleler olarak hizmete hazır hale getiriliyor ve gökkuşağının renkleri arasına sabun köpüğünden yansıyan renklerle sızmaya çalışılıyor.

Toplumun her bir bireyi son derece değerli ve vazgeçilemez olduğundan, bu aşılara karşı mücadelede kararlı olanların işi oldukça zor.  Bir yandan aşıya maruz kalmışların vereceği zarardan kendilerini korumaya, diğer yandan onu bu zehirden kurtarmaya çalışırken diğer yandan, gökkuşağının doğal rengindeki güzelliğe kavuşması için mücadeleye çalışıyorlar. 
Bize düşen görev şu aşamada sabrı ve hakkı tavsiye etmeyi sürdürmek, diğer yandan "Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek", bir arada kendi farklılıklarımızla yaşamayı öğrenmek ve öğretmek. Nüfuz ajanlarının etkilerinden kendimizi korumayı hem siyasal, hem ekonomik yollarla öğrenmek. 

Biz kendi renklerimizin ahenginde varız. 
Yapay renklerin göz alıcı ışıltıları gözlerimizi kamaştırmasın.

Nadir YILDIRIM
Eğitim Uzmanı

Biz Ne Kadar Biziz.

0
genel-secim-sonuclari

Kırmızının Tonları...

Birey olarak yamalanmış bir benlik ya da toplum olarak yamalanmış bir toplum olmuşsak, 

Biz, ne kadar biziz?

8 Haziran sabahı olmadan akşamdan belli olan genel seçim sonuçları kafaları karıştırmaya yetti. Sonuçların değerlendirilebilir ve anlaşılabilir tek bilineni tek başına bir partinin hükümet kuramayacağıydı. 
Bunun dışında hiç bir parti lideri sonuçların ardından, nasıl bir hükümet kurulması gerektiği, eğer bir araya gelip hükümet kurarlarsa nasıl bir tablo çıkacağı hakkında da net bir görüşe sahip değilken, adına kırmızı çizgi denilen, girilmez ve geçilmez levhasını andıran  önşartları eline bir fırça, bir de kırmızı boya alan 'sağa-sola' çizgi çekmeye, Türkiye'nin geleceği hakkında fikir beyan etmeye başladı. 

Türk siyasi haritası, bir anda rengarenk birbirine benzemeyen çizgilerle, şekillerle doldu. Ortaya çıkan tablo çok açıktı "kafamız karışık". O kadar birbirinden farklı tonlarda çizgiler, şekiller vardı ki, okul öncesi sergisinden alınmış  bir resim zannettik. Aslında oraya çıkan bu resim, aynı zamanda toplumun bugün geldiği noktada onlarca yıl soysal yapısındaki tahribatlara da işaret ediyordu.

Birincisi, kavramlar birbirine girmiş ve anlam kargaşası içindeydi ve aynı şeyleri farklı uslûpla dile getirdiklerinden, farklı konularda tartıştıklarını ve anlaşamadıklarını sanıyorlardı. 

İkincisi Türk toplumunun daha önce görülmeyen bir öz güvenle siyasi arenada yer alma arzusuna gönderme yapmaktaydı. 

Bunlardan ilki kavramlara yüklediğimiz anlamların farklılığı ve oldukça tehlikeli sonuçlara gebe iken, ikincisi siyasal duyarlılığımızın arttığını göstermesi bakımından iyiye işaret olarak görülebilir.
Dini, milli, insani, siyasi, ekonomik, sosyolojik derinliğe ve anlam yüküne sahip kelimelerin,  sadece bir cümleyi tamamlayan, basit, tek anlamlı ifade zannıyla kullanan insanımızın kültürel arka planda aslında ne kadar parçalandığının göstergesi olması bakımından önemli.

Aynı kelimeye yüklenen anlamlar kümesinin farklı siyasi görüşe sahip bireylerin dile getirirken karşılarında yine aynı kelimeye farklı anlamlar yükleyerek cevaplandıran insanların olması yine bu durumun açık göstergesi.

Türk insanının bütün vatandaş unsurlarıyla, tarih boyunca parçalanmışlığından ve birlikte hareket ederek aynı hedefe koşarken birbiriyle didişmesinin, çekiştirmesinin, engellemesinin nedenlerinden birinin ve en önemlisinin kültürel kodlarımızı ifade edebilecek kavramlar üzerinde farklı ve birbirine zıt anlam yüklenmesinin sonucu olduğunu söylememiz mümkün.
Tarih boyunca sürekli planlı ve kasıtlı, art niyetli, iç ve dış hain mihraklarca, kültürel erozyona tabi tutularak köklerinden uzaklaştırılan Anadolu'nun güzel insanları, aynı köklere sahip bir ağacın farklı dallarında yetişen meyveleri olduklarının farkında olmadan, haklılık ve varlık mücadelesi vermeye mahkum edilmiş.
Bizi biz yapan her şeyin, tüm değerlerimizin yerlerinin değiştirildiğinin farkına vardığımız son on yıl içerisinde, bu farkındalığımızın farkında olan aynı güçler daha hırslı ve planlı çalışmaya devam etmektedir. 

Algı oluşturmak dedikleri olayın arka planında içini boşalttıkları kültürümüz, köklerimiz, değerlerimiz, yargılarımız var. Eğer ibret alınmazsa benzerliklerimiz, yine farklı renklere boyanarak, bizi parçalayan, bölen, düşman yapan, ötekileştiren unsurlar olarak karşımıza çıkarılmaya devam edecektir.

Egoları bir yana bırakarak, bencillik ve çıkarları bir yana atarak, saman alevi kızgınlıklarımızı büyük yaygınlara dönüştürmeden, müşterek değerlerimiz, manevi toplumsal harçlarımız için daha bir cesur, daha makul, daha uyumlu ve daha bir özveri yüklü davranış içerisinde olmak durumundayız. 

Bizi biz yapan tüm değerlere sahip çıkarak, inadına bir arada durmak, inadına kardeşlik dualarını haykırarak, beddualardan uzak rahmete yakın yaşamak zorundayız. 

Biz dedikçe bize, "siz kimsiniz" diyenlere inat bir arada durmak; tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak, şarkısını daha güçlü haykırmak zorundayız. Renklerin tonları, gök kuşağını andırmalı, uyumu, ahengi  göstermeli ve zenginliğimiz olarak düşünülmeli, rengin her tonuna sevgiyle bakarken rengin ana tonu gözden kaçırılmamalıdır.

Hayat eğer, gerçekleştirmek istediğimiz amaçlarınız yoksa her bir parçası başkasının elinde, yerli yerine konulmasını beklediğimiz parçaları kaybolmuş, asla bir araya getiremeyeceğimiz bir puzzle gibidir.

Fakat gerçekleştirmek istediğimiz amaçlarımız varsa ve kararlıysak, parçaları bizim elimizde, tamamlanması için bizim zekice fırça darbelerimizi bekleyen bir tuvaldir. 

Hayat uygun renkler ve parçaların bir araya getirilmesi gereken büyük bir tablodur. Tamamlandığında elimizde kalan kendimizin resmettiği büyük bir tablo. 

Herkes kendi tablosunu bir araya getirmekle meşgulken nasıl olur da biz, başkalarından  çaldığımız parçalarla kendi tablomuzu resmetmeyi bekleyebiliriz? 

Ortaya çıkan asla bizim kendi tablomuz olmayacaktır. Elimize tutuşturulan boyalar ve fırçalar, önümüzdeki tuval ne kadar bize ait? 


Birey olarak yamalanmış bir benlik ya da toplum olarak yamalanmış bir toplum olmuşsak, 
Biz, ne kadar biziz?