Öğretmen Hayattır

0

Öğretmen Hayattır

Öğretmenlere 24 Kasım tören övgüsü için değil bu yazı.

Kırmızı güller verilsin diye de değil.

Öğretmenlerin gururlarını okşamak için de yazılmadı.

Yazarken de okurken ağdalı sözlerle övülsün diye de değil.
Bu yazı öğretmeni anlayan ve anlayabilen öğrenciler için yazıldı. Etini kemiğini teslim ettiğimiz “insan mimarı” öğretmeni hissedenler için yazıldı. Bu yazı, öğretmenlerin yetiştirdiği çocuklar, gençler ağladığında onlarla birlikte ağlayan, güldüğünde mutluluktan gözleri buğulanan insanların kim olduğunu hatırlatmak için yazıldı. Bu yazı, uykusunda dahi rahlesine diz çöken insan yavrusunu mayalarken, ona en güzel formu vermeye çabalayan ve “of” dahi demeyen, diyemeyen öğretmenlerin, masmavi bir istikbâlin kucağına minicik tohumları, nasıl da çıkarsız attığını kavrayan insanlar için yazıldı.


  Bir öğretmenin ne yaptığını anlamanın en kestirme yolu; bir ressamı, sanatçıyı, zanaatkârı, ustayı izlemektir. Ressam, hayatın renklerini ve duygularını boş bir tuvale aktarırken, ruh dünyasına hücum eden binlerce ton arasından en uyumlu renkleri tuvaline nasıl aktaracağının sancısını çeker. Bir usta, eserini ortaya koyarken onun gözlerinin artık sizi görmediğini, kulaklarının sizi duymadığını fark edersiniz. Çünkü o, artık eserini tasarlarken bildiğimiz dünyadan uzakta bir yerlerde, çile doldurmaktadır. Taşa ve bakıra biçim veren zanaatkâr, maddenin boyut kazanması için aylarca doğum sancısı çeker. Mutlulukla karışık hislerle uykuları bölünür. Kimi zaman kâbus görür, hiç susturamadığı aklının koşuşturmacasında. Onun ağladığını duyamazsınız, onun gözyaşlarını da göremezsiniz. Hem hüznünü hem mutluluğunu eserine serpiştirir damla damla.

   Çoğu zaman maddeye canlılık veren ona “dil” kazandıran, konuşturan sanatkârın ortaya koyduğu esere bakarken hayranlık duyarsınız. Dikkat kesilen gözlerle bakarken hayranlığınızı istemeyerek de olsa itiraf edersiniz. Her birimizin ilgilendiği çok farklı eser var dünyada. Teknolojik ürünlerden mimari eserlere, yemyeşil bağlar, bahçelerden filmlere, kitaplara… Hayranlığımızın itirafıdır onlara olan ilgimiz. Kimi zaman sahip olmak isteriz, kimi zaman da bizim de olsun isteriz…

   Ya öğretmenler? Onların eseri nedir? Elinde mayalanmayı, hacimlenmeyi, rengârenk boyanmayı bekleyen “biricik” varlık nedir?  “İnsan.” İnsan denen varlığın karakterini, zihin dünyasına nakşeden usta, “öğretmen” dir.

   Her birimiz öğretmenlerimizin izlerini taşırız kişiliğimizde. Bir ressamın parmak izlerini taşıyan paha biçilmez tablolar gibiyizdir. “Biricik” varlığımızı onlara teslim ederiz. Geleceğimizi, bağımsızlığımızı, bayrağımızı, vatanımızı, değerlerimizi, ezanlarımızı, mescitlerimizi teslim ederiz, ruhlarımızı teslim ederiz onlara, “âdem” etsinler diye.

   Gerçekte biz, onların gözlerimize taktığı “gözlük”le bakıyoruz hayata. Hayatın evrensel müziğini, onların öğrettiği notalardan çıkan tınılarla dinliyor, aklımıza tutuşturdukları pusulalarla buluyoruz yönümüzü, hayatın karmaşık yollarında. Bir harf öğretenin kırk yıl “köle”si olmanın anlamı da budur. Bir öğretmenin kişiliğimize biçtiği elbiseyi giyeriz mezara kadar.  Onlardan öğrendiğimiz hecelerle kelimeleri anlar, onların cümleleriyle anlatırız hayatı. Onlardan öğrendiğimiz şarkılarla aşkımızı dillendirir, gözyaşlarımızı, elimize tutuşturduğu görünmez mendillerle sileriz. Karşımıza çıkan uçurumları, onların kurduğu köprülerden geçerek aşarız. 

   İnsanın mimarı olan “öğretmen”, gıptayla bakılan mihrabın sahibi Hz. Peygamber’in makamının emanetçidir. Allah’ın, “ahsen-i takvim” üzere yarattığı insanın yeryüzündeki terbiyecisi rolünü üstlenmiştir, öğretmenlik kisvesi altındaki nadide varlık.

   Öğretmen hayattır. O, eserine bakarak övünen sanatçılardan farklı olarak geriye çekilip bakmaz onlara. Çünkü eseri gelecektir. Bir çiftçi gibi kendisine teslim edilen fidanın, hayat toprağına kök salmasını, büyüyerek dallanıp budaklanmasını, rengârenk çiçekler açıp “bala maya olmasını” bekler. Dolgun başaklar gibi “bire yedi” vermesini bekler. Öğretmen hayattır; çünkü “Sizin en hayırlınız, öğretenleriniz ve öğrenenlerinizdir.” düsturunun muhataplarıdır. Çünkü öğretmen kalemle kağıdı buluşturup “hayat romanı” nı nasıl okuyacağımızı ve yeni romanlara nasıl imza atacağımızı öğreten gerçek bir sanatçıdır.

Yunus'a Sözüm

1
Yunus’a Sözüm..


“Bir ben vardır bende, benden içerü”, diyen Yunusa’dır sözüm.

O ben var ya bende, benden  içerü , artık sesini duymuyorum, Yunus.

Susmuş, yüzyıllardır, olan bitene hayret, olana bitene gayret ile bakar dururum.

Gözlerimi kapattığımda ses beklerim, ses yok… Sanki bedenimde ruh yok…

Sen yalın ayak dolaşırken, ruhundan ne dinliyordun kim bilir!  Ama, artık bir ben var mıdır bende, benden içeru kimbilir!

Hani sen demiştin,:“Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez”.  Ölmeyenler az Yunus.

Sarı çiçek ruhuna ne dedi bilmem? “Çiçek eydür devriş baba, gönlüm Hakka doğrudur”, çiçekler kurudu, gönüller susuz Yunus.

Asalar çürüdü, çarıklar yırtıldı.  Yerini dört tekerler, iskarpinler aldı.. Aldı da ruhları da bizden aldı Yunus.

Ne hakka tutunan kaldı, ne halkla yürüyen..  Gönüller buz oldu Yunus..

Hayır dua edenler yok ki selam olsun, selamı da unuttuk, hayır duayı da Yunus…

Eğri büğrü sözler çoğaldı, sigaya çeken Kasım sustu Yunus.

“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir”, dedin ya, ilim çoğaldı, kendin bilen azaldı Yunus.

“Çün okudun bilmezsin, ha bir kuru ekmektir”, demiştin. Kuru ekmek fırınlarda doldu Yunus..

"Hacca gitmek gönle girmektir", demiştin dün gibi hatırlarım, gönüller ıssız Yunus.

“Ah nicedir uyursun uyanmaz mısın ? 
Göçtü kervan kaldık dağlar başında”, diyordun ya dağlar şehir oldu, Yunus.

“Elif okuduk ötürü, Pazar eyledik götürü.  
Yaratılmışı hoşgördük Yaratandan ötürü”, diyerek geziyordun, hoşgörü şimdi götürü Yunus…

Er odur alçakta dura , 
Yüceden bakan göz değil“,  dedin. Hepimiz yücelerde gezer olduk Yunus…

Benzim sarı, gözlerim yaş, Bağrım pare, ciğerim baş 

Halden bilen dertli kardaş
Gel gör beni aşk neyledi,  demiştin ya, ne hal ehli kaldı ne de kardaş Yunus..

"Yunus Emre anı görmüş, eline bir divan almış alimler okuyamamış, bu manadan duyan gelsin", ne divan kaldı, ne divanı anlayan…
Divanla çalar oynar olduk, Yunus…


Yalancı dünyaya konup göçenler
 Ne söylerler, ne bir haber verirler
 Üzerinde, türlü otlar bitenler
 Ne söylerler, ne bir haber verirler

 Kimisinin üstünde biter otlar
 Kiminin başında sıra serviler
 Kimi masum, kimi güzel yiğitler
 Ne söylerler, ne bir haber verirler
 
Toprağa gark olmuş nazik tenleri
Söylemeden kalmış, tatlı dilleri
Gelin, duadan unutman bunları
Ne söylerler, ne bir haber verirler

Yunus der ki, gör takdirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler, ne bir haber verirler.

Tek gerçek kaldı elimizde, onu da mermerlere boğduk Yunus… 


Hakların En Ödenmezi

0

Anne: Hakların En Ödenmezi


Bazı soruların cevabı kendisidir:
Anne, neden değerlidir?
Neden annemizi diğer bütün yakınlarımızdan farklı hissederiz?
Cennet, neden annelerin ayakları altındadır?
Neden ana gibi yâr olmaz?
Neden ağlarsa anam ağlar da gerisi yalan ağlar?
--
“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” diyen Hz. Ali, bir harften fazlasını bahşeden annelere bir ömür köle olmamızı tembihlemez miydi?
Ana denilen varlık; doğurgan, üretken, fedakâr, cefakâr, hizmetkâr…Ana denilen varlık; sevgi ve şefkat yumağı, merhamet köprüsü.

Bu toprağın insanı o kadar kıymet verir ki anasına, toprağına onun adını verir: Anadolu!

Bu toprağın insanı o kadar kıymet verir ki anasına, bayrağının dalgalandığı yere adını verir: Anavatan!

Bu toprağın insanı o kadar değer verir ki anasına, cenneti alır onun ayakları altına seriverir, Peygamberimizin emriyle. Yine Peygamberimiz, "Hiç unutulmayacak yüz, anne yüzüdür." diyerek seslenir ümmetine. Mükemmel insan kavramı, imkansız gibi görünse de "anne" bütün ezberleri bozma iktidarına sahiptir.

Annelerimiz, kadınlarımız:
Geleceğin Türkiye’sini teslim edeceğimiz çocuklarımızın ilk mürebbiyeleri, ilk muallimleri, ilk öğretmenleri, ilk hocaları, ilk ustaları, ilk sevgilileri…

Annelerimiz, kadınlarımız:
Yarının muazzam Türkiye’sinin temel taşları, yarının lider Türkiye’sine katkı sağlayacak ilk tohumların bahçıvanları, ilk bakıcıları, ilk terbiyecileri…

Kadının cinsel bir meta olmadığının şahitliğidir, “ana” kavramı. Kadının geçmişten geleceğe aktığı bir köprü olduğunun delilidir. Kültürü kuşaktan kuşağa aktaran “rahmani” bir ulağın ve insanlığı yeniden inşa eden bir mimarın emaresidir annelik.

Bize okullarda “Aile bir toplumun en küçük yapı taşıdır.” diye öğretmişlerdi. Doğru. Ailenin harcı ise annedir. Annede gizlidir “aile”. ''Yuvayı dişi kuş yapar." diyen atalarımız herhalde binlerce yılın tecrübesini dile getirmişler bir çırpıda.

Baba, evinden çıktığında “vatanı” kadına emanettir. Bayrağı, namusu, geleceği, çocukları, varlığı, sırları, sözleri, emeği, ekmeği, canı kadına hibe edilir. O kadın annedir. Eşin annesidir, eşin kendisidir. Ailenin en değerli mücevheridir, anne.

“Ana hakkı ödenemez.” derler de başka bir şey demezler bizim ellerde. Çünkü ‘ana’ hakkı ödenecek bir borç senedi değil,  ödenmesi zahmetli  bir vefa görevidir. Bilinmeli ki ananın hakkı kolaylıkla ödenemez.

Annelerimizin, kadınlarımızın eğitimi de bir bu kadar önemlidir. Eğitim öncelikle annenin, kadınların hakkıdır. Mevlanaların mayasını anneler yoğurur, Yunusların harcını anneler karar, Fatih Fatihliğini anasından alır. Mevlana'nın annesi Mümine Hatun oğluna "Babandan daha çok oku evladım, evladı babasını geçmeyen hiçbir millet yükselemez." şeklinde öğütlerde bulunurdu. Bir annenin ustalık eseri evladıdır. Buna en büyük kanıt Mevlana'dır.

Kızıl Elma’yı soyar da verir evladının eline dilim dilim.


Beşiğinde ninnilerle zihnine perçinler gaziliği, şehitliği, “Allah” kelamının bir nefeslik hecesi  “Hu” ile…  Ana evladını “HU” ile büyütür… Hak’tan geldiğini bilir emanetin.  


Analara selam olsun!

Konuşan Şehirleri Özlüyoruz

0

Konuşan şehirleri özlüyoruz…

Tarihi bir çeşmeden su içtiğinizde, sadece su içmezsiniz, tarih de içersiniz.
Tarihi bir köprüden yürüdüğünüzde sadece köprüden yürümezsiniz,  tarihle birlikte yürürsünüz.

Tarihi bir camide sadece namaz kılmazsınız, müminlerin ruhlarıyla da musafaha edersiniz.

Tarihi bir mekânda gezerken sadece gezinti yapmazsınız, zamanda yolculuk yaparsınız.
Tarihi eserlerin dolu olduğu bir müzede gezinirken ne hissedersiniz? Eski, siyah beyaz, solmuş bir fotoğraf ya da gazete gördüğünüzde? Ya da  TV’de bir film izlediğinizde? 

Bir an için kendinizi o soluk resmin içinde buluverirsiniz. Bir anda müzede gördüğünüz lahitlerin içindeki iskeletlerin, taş devri insanlarının yonttukları buluntuların başında onlarla uğraşırken bulursunuz kendinizi. 
Hatta bazen o figürlerin, heykellerin sizlere bakarak “ben de bir zamanlar...” diye fısıldayan cümlelerini duyar gibi olursunuz.
Mekân insanla konuşur, tarih insanla sohbet eder. Çünkü anlatacağı çok şey vardır. Hem geçmişe hem de geleceğe dair….
Ya tarihten kalma binaların, evlerin, yolların bulunduğu bir sokaktan geçiyorsanız...
Ya günümüze kadar “Elif” gibi  dimdik ayakta kalan sanatsal dokunun vuku bulduğu ya da günümüze kadar “Vav” gibi çalışıp beli bükülen ustaların eserlerinin yaşadığı bir şehirde iseniz, doyum olmaz sohbetine. Gece de gündüz de sizinle hasbihal eder.
Adına ister kültür deyin, ister irfan deyin. Anlam yüklüdür her bir taşı. 
Çekiç sesleriyle zikir seslerinin birbirine karıştığı, bakırı ruhuyla yoğuran sanatkârların alın teri akıverir ılık ılık ensenizden.
Tarihten gelen bu kadar sedadan sonra etrafınıza baktığınızda bir anda sessizliğe gömülür her yer. Dikdörtgen binalar, sanatsız duvarlar, ahraz sokaklar, caddeler... Dilsiz  bir şehir. Küskün, kırgın, dargın bir şehir. Toprak altında anlatacağı çok şeyi olan kendisini anlatamayan bir şehir. 
Duvarların sessiz kaldığı, ağzı kapatılmış ecdadın sessiz çığlığı, size anlatacağı çok şey varken susturulan irfan mekteplerinin çıplaklığından utanmış haldeki okul duvarları…Modern şehirler, ışıklar, rengârenk sahte ışıklar... Mimarın sanattan yoksun ruh dünyasını yansıtan kaleminden kaçıveren düz hatlar…
İnsan içinde bulunduğu mekânın ruh halini davranışlarına yansıtır. 
Sütçü İmam Çeşmesi'nden tarih içip  etrafınıza şöyle bir baktığınızda, hemen “ilk kurşun” un sesini duyarsınız, Müslüman kadının namusuna uzatılan ellerin kırıldığı anlar canlanır gözlerinizin önünde.
Sokak sizinle her yönden konuşmaya başlar. Biraz da dikkatli bir dinleyici iseniz, koyu bir sohbet başlar aranızda.
Kapalı çarşıyı gezerken oradaki esnafın anılarına karışık yüzlerce kıssa duyarsınız, ruh kulağınıza fısıldayan zanaatkârlardan. 
Gökyüzüne bakıp kaleye doğru gözünüz kaydığında Ulu Cami'den hutbeyi yarım bırakan Rıdvan Hoca’nın haykırışı kulaklarınızı çınlatır. Ruhunuz kaleye koşar, ecnebi bayrağı indirip “al bayrağı” yerine koymak için.
Ne Selçuklunun cengâverliğini, disiplinini anlatan köşegenler, ne de Osmanlının ikbale ermiş kültürünü yansıtan oval biçimler bulursunuz. 
Ölmüş bir şehir...
"Neden?" diye sormayın gençlere. "Neden böylesiniz?" diye de serzenişte bulunmayın. 
Çünkü onlar sokaklarda oynarken, caddelerde gezinirken, okullarda kitaplardan öğrendikleri tarihi hiç diri görmediler. 
Onlar ecdadıyla hiç hasbihâl etmediler. Onların kulaklarına kent, hiç fısıldamadı…

Velhasıl, konuşan şehirlerin çocuklarını özlüyoruz..

Kültürel Çıplaklık

4

HATIRSIZ ve HATIRASIZ KAVRAMLAR


  Yabancı bir memlekete, bilmediğimiz bir mahalleye, bir başka semte, gittiğinizde kendimizi neden garip hissederiz? Başka semtlerin dolmuşlarına otobüslerine bindiğimizde neden içimizde garip bir yabancılık duygusu yaşarız? Memleketimize geldiğimizde, iş yerimize geldiğimizde, mahallemize ulaştığımızda neden kendimizi güvende hissederiz.? Yeni bir giysi veya yeni bir eşya aldığımızda neden onu bir müddet yabancı görür alışmaya çalışırız? Ya da kendi evimizi koruma içgüdüsü, kendi mahallemize sahip çıkma ve sahiplenme duygusu, kendi şehrimizi diğerlerinden daha çok sevme hemşehriciliği, kendi ülkemizi diğer ülkelerden farklı görme vatanperverliği nedendir? Neden elimizdeki bazı eşyalar diğerlerinden daha kıymetlidir? Hatıra eşyalar neden evimizin farklı bir köşesinde saklanır ya da sergilenir? Neden onların başına bir şey geldiğinde üzülürüz ve korumaya çalışırız? Niçin  evimize gelen misafirlerimizle onları farklı bir duygu içinde paylaşır ve onlar hakkında konuşuruz?

  Kendimizi güvende hissettiğimiz her mekanda, zihin dünyamızda oranın daha önceden yaşadığımız bir hatırası vardır. Çünkü zihin bahçemizde kendimizi yabancı görmemizi engelleyecek bildik işaretler, tanıdık simalar, izler vardır. Çünkü dünden elimizde kalan, zamanı elimizde somutlaştıran şey, o günü bize hatırlatan nesnelerle ilişkilendirdiğimiz hatıralarımızdır. Çünkü o şeyin bizim için bir anlamı vardır. Bizim için herhangi bir anlam ifade etmeyen şey, bize yabancıdır. 
  Bu, yeniliğe karşı oluş değil, yeni olanın bize ve bize ait olanla ne kadar benzeştiği ve bize ait olmaya ne kadar yakınlaştığı ile ilgilidir. Yeni olanın bize ne kadar benzediği ile ilişkilidir. Yeni olanın bizim hatıralarımızda ne kadar misafir kalacağı yeni olanın bizdeki eskilerle uyumuyla doğru orantılıdır.

  Binlerce yıl önce yaşamış ecdadıyla halleşen, dertleşen, konuşan, sohbet edebilen bireyler; bilim adamları, mühendisler, mimarlar, sanatçılar, yazarlar, öğretmenler, siyasetçiler, yöneticiler, düşünürler olmalı ki "medeniyet tasavvuru" peyda olabilsin.  İthal, hatırasız kavramlar ve değerlerle zihin bahçeleri donatılmış nesillerle, "medeniyet" tasavvur edilemez.

   Çıplak/Çıplaklık: Üstünde bulunması gereken giysi, örtü vb. bulunmayan, üryan, nü, cıbıl, cıbıldak,  saçsız (baş), üzerinde yaprak olmayan. İçinde gerekli eşya bulunmayan. Yoksul (kimse), yalın, süssüz, soyunmuş durumda olan vücudun resmi, nü olarak tanımlanır. 
   Kültür: Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünüdür. Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü. Muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi. Bireyin kazandığı bilgidir.
  Bu iki kelimeyi yan yana getirdiğimizde zihnimizde canlanan manzaranın çıkardığı gürültü ruhumuzun kulaklarını sağırlaştırır. Bu sağırlık o kadar şiddetlidir ki asırlarca hiçbir şey duyamazsınız. Bu duymazlık ve umursamazlıkla yabancı kültürlerin ve medeniyetlerin onu ayakları altına aldığını görünceye kadar da bunu fark edemez, göremez, çığlığını işitemezsiniz.

  Kozmik bir ortamda toz olan kütlelerin sessizliğinde uyuşturulmuş bilinçler, sahip oldukları elbisenin parçalandığını fark etmezler bile. Farkında olanlar dahi, verdikleri mücadelenin karmaşıklığında yollarını kaybedip büsbütün çıplak kalabilirler.  Bunun adı "kültürel çıplaklık" tır.

   İnsan, hayatı daha iyi anlamak, anladığını gelecek nesillere aktarmak, ortak dilde anlaşılmak, kendini daha anlamlı kılmak, 'efradını cami ağyarını mani' ifadeler yoluyla, kültürün tüm unsurlarını ifade edebileceği, binlerce kelimeyle ifade etmek zorunda kalacağı tecrübesini bir çırpıda ifade etmesi gerektiğini fark etti. Varlığına ait duygu ve düşüncelerini bir ya da iki kelime içine sığdırmanın pratik bir yolu olan "kavramlar" icat etti.

   Kavramlar kültürün yaşayan hücreleridir. Nesnelerin, olayların, mefhumların, bir arada durduğu kapıların anahtarlarıdır. Bunlar insan bedenlerinin örtmesi gibi toplumların manevi bedenlerini örterler, süslerler.

   Kavramlar zaman yolculuğunda yüzyılların bin yılların oluşturduğu kültür hazineleridir. Kültür hazinesinin rezervi, altın rezervinden farklı olarak, paylaşıldıkça çoğalan tükenmeyen bir "berekete" sahiptir. Çünkü onlar yaşanmışlığın sesi, bilgilerin harmanı, sosyal genin mayasından yoğrularak şekillenmiş, bir milleti millet yapan temel yapı taşlarıdır.

   Aralarında "mesafe" olan her şey yekdiğerine bir bağ ile bağlandığında anlam kazanır. Bu durum istisnasız evrendeki her varlık için geçerlidir. Birbirine bağlanamayan, ilişkilendirilemeyen her varlık ya da "şey", anlam dünyasından silinmeye mahkumdur. Atomlar dahi hayat bulabilmek için bir diğer atomla bağ oluşturduğu zaman ele avuca gelebilecek bir anlam kazanmaz mı? Soyut varlıkları, hisleri, duyguları, somut varlıkları ve maddeyi açıklama aracı olarak kullandığımız kavramlar da böyledir. Onların yaşayacağı yer, insanın zihin ve ruh dünyasıdır.

   Başka bir örnek verelim. İki benzersiz harf bir araya geldiğinde bir hece, iki hece bir araya geldiğinde anlamlı bir kelime, kelimeler bir araya geldiğinde de anlamlı bir cümle haline gelmiyorlar mı? 
   Zaman, öncesiyle ve sonrasıyla bir arada anlam kazanmaz mı? Bugünün varlığı dünün ve yarının varlığıyla anlamlı değil mildir? Yaşanmış olandan elle tutulur nesnelerin ve zihnimizde iz bırakan hatıralardan başka ne kalır ki? Tarihi bir eser, bir fotoğraf, bir yazı, kitap, mektup, kayıt, ya da hayalimizde dönüp duran iz bırakan hatıralardan başka, dünün varlığını ispatlayacak ne kalır elimizde?

  Nesilden nesle aktarılan, zihinlerde hatıraları olan mefhumlarda, kendimize ait değerlerimizi yansıtan anıları bulur ve onlara verdiğimiz değerle canlı tutar, yaşatırız. Çoğu zaman bedenimizden geriye kalan tüm varlığımız bunlarla anlam kazanır, hayat bulur, değerli hale geliriz.

   Gün, her an zihinlerimize serpilen bu değerlerle beslenir ve anlam kazanır. Kelimeler bir tohum gibi tefekkürle beslenir, gelişir, serpilir, büyür ve çoğalır. Önemsendiği, değer gördüğü kadar gelecek kuşaklara doğru filizlenir ve gelişir. Aksi halde, tarihten ve bize ait olandan kopartılır ve onların yerini yabancı, farklı, anlaşılmayan, bizden olmayan, ayrık otları gibi sarıverir "Hatırasız Kavramlar".

   Hatırasız kavramlar virüs gibidir. Yaşanmışlığı  olmayan, toplumun ortak aklında ve anlayışında anlam yüklemediği, bize ait olmayan, yama ve yabancı anlayışlardır. Kelime olarak bize ait olan ses benzerlikleri onları masum kılmaz. Ses benzerliği, kavramın bize ait olduğu anlamına gelmez. Bunlar bir bedene nakledilen organ gibi ve şeklî benzerliğin daha ötesinde uyuşmazlık gösteren dokular gibi sosyal bünyeye ölümcül zararlar verir. Sakat, prematüre, ucube bir kimliğe sahip toplum haline gelmemize neden olurlar.

  Kültür bize ait mefhumların, kavramların oluşturduğu sosyal bir örtüdür. "Hatıralı Kavramlar"; değerler, anılar, acılar, sevinçler, hüzünler, aşklar, inançlar, yalvarışlar, savaşlar, zaferler, yenilgiler, sanatsal duygulardan oluşan varlığını hissettiğiniz ama dokunamadığımız değerler manzumesidir. Topyekûn Kabe'yi örten örtü gibi bütün ruhları, bireyleri, toplumsal hafızayı, sosyal tutum ve davranışları sımsıkı sarar sarmalar.  Oysa "hatırasız kavramlar", kültürel bedenimizi örtmez, sarmaz, korumaz. Bu çıplaklığın sonucu ise birey olarak neslin içinde yaşadığı topluma yabancılaşmasını, çözülme, bozulma, parçalanma, terör, kriz, kaos gibi sonuçları doğurur. Bu doğan çocuk, "hatırasız kavramlar" ın  "kültürel çıplaklık" la varlığından her dem şikayet edebileceğimiz çocuktur.

  Hatırasız kavramlar, toplumda hatıralı kavramlara sahip olanlarla olmayanlar arasında çatışmayı, ötekileşme sürecini de başlatır. Çağdaşlaşma sürecinden geçerken kültürümüze giren yeni kavramların özümsenmeden tercüme edilerek topluma zerk edilmesi bu süreci hızlandırmış, sonunda öyle bir hâl almıştır ki günümüzün tartışmalarına kaynaklık eder hale gelmiştir. Problemler, krizler, çatışma ve kaosa dönerek büyür. Ancak bütün bunların kaynağı, "hatırasız kavramlar" görünmez. Problemler büyüdükçe kendisini gizler, gizlendikçe büyür. Sonunda bütün toplum, nedenini dahi anlayamadığı bir değişimin, dönüşümün, çözülmenin, krizin, çatışmanın ve kaosun ortasında kalır. Çünkü bir grupta kavramların bir anlamı, değeri ve hatırası varken diğeri bunlardan yoksundur. Hatırasız kavramlar bireyin kendine ait zannedip peşinden koştuğu sanal, sancılı bir medeniyet yaratır. Bunun toplumdaki tezahürünü ya aynı şeyleri konuşup birbirlerini anlayamayan, ya farklı düşünmekle bir birini suçlayan ya da aynı konu üzerinde hemfikir olduğunu zannedip yol ayrımına gelindiğinde ihanete meyyal gruplarda görmemiz mümkündür.

   Hatırasız kavramlar, mefhumların ardından uzun yıllar geçtiğinde yerine gelen yeni "sahte hatıralı kavramlar" sahte anılar, sahte değerler, içeriği kof, toplumun bütünüyle paylaşılmayan saflığından ve özgün anlamından uzak ancak dışı benzer, içi farklı bir kültür oluşturur. Bu, kültürün üstüne giydirilen kavramlar ne bedeni örter, ne ısıtır ve ne de ayıplarını kapatır. Aksine yapay bir tarafgirlik ve kutuplaşmaya neden olur. Çünkü artık toplum, kanserli bir hücre gibi gerçek kavramlar ve mefhumlar yerine, onlara benzeyen mefhumların peşinde, gerçekmiş gibi koşmaya başlamıştır ki ardından ötekileşme, hızla bütün toplumu sarmaya ve toplumun bütün kavram hazinesine saldırmaya başlar.  Bireyler, aileler, bütün toplum her geçen gün birbirinden uzaklaşır. Yakınlaşanlar da kritik yol ayrımında zaten ayrılacaklar ya da ayrıştırılacaklardır. Çünkü, sosyal gen yapısı,  sosyal mühendislerce kasten, planlı  olarak değiştirilmiştir.

   Evrensel mefhumlar, kavramlar insanoğlunun ortak hatırasıdır. Evrensel hatıralı kavramların her biri kendine özel toplumların kendi kültürel yapısına göre farklılık gösteren sembollere sahiptir. Eğer bunların içeriği toplumsal hafızanın anlayabileceği tarzda tercüme edilmeden ve şekillendirilmeden olduğu gibi empoze edilmeye kalkışılırsa evrenselliği ötekileşmeye, köksüzlüğe, kültür şokuna, yabancılaşmaya yol açar. Başka bir ifadeyle, her toplumun tarihi köklerinden gelen kendine ait özel, insani olarak genel ve ancak toplumun özel mefhum kodlarıyla renklenmiş ve anlam kazanmış, onu toplumun tarihi yapan, farklılıklar taşıyan değerleri ve onları anlamlı kılan mefhumları vardır. Bu özeldir ve bireyler nasıl biricik ise bu da o toplumu biricik ve kendisine has kılar.

   Hatıralar, yaşanmışlığı taşıyan hisler ve değerlerle süslenmişlerdir. Bunlar bize yine hatıra olarak miras kalır. Bunlar nesiller arasında, hem kendileriyle hem tarihle hem de kültürümüzle bağ kurmamızı sağlayan özel yeteneklere sahip müstesna köprülerdir. Bu köprünün en önemli görevi bize her gün geçmişle gelecek arasında yolculuk yapma imkanı vererek millî ve yerli anılarımızın canlı kalmasına ve yenilenmesine fırsat vermektir.

    Bu hatıralı kavramlar, birey olarak kimliğimizi örter, sarar ve şekillendirir. Biz yeni yaklaşımlarla onu zenginleştirir ve gelecek nesillere aktarmak için hazırlarız. Bunları, genç yaşanmışlıklar ve tecrübelerimizle zayıf olanlarından ayrıştırır daha güçlü hale getiririz. Böylece hem bizden öncekilerin hem de bizden sonrakilerin bir bütün olarak "parçalanmadan" ve "çıplak" kalmadan bir arada durmasına katkı sağlarız. Değişimi ve dönüşümü, bu kavramların bize verdiği tecrübeleri de dikkate alarak yaşarız. Böylece yabancılaşmayız, yozlaşmayız. Çünkü kavramların eskisini de yenisini de bilir, değerlerimizi tanır, önemser, hisseder ve onları yaşar içselleştiririz. 

   Peki ya bu süreç böyle çalışmıyorsa? Büyükannelerimizin, annelerimizin gözlerinden artık ne anlatmak istediklerini anlayamıyorsak? Kafamızın içinde yabancı kavramların ekilen değerleri filizlenmişse? Ecdadın bizimle konuşmasına imkan kalmamışsa? Onların  ne fikrini, ne eserlerini, ne düşüncelerini, ne umutlarını, ne acılarını ne de sevinçlerini hissedemiyorsak? Hatıralı kavramların "hatırı" kalmamışsa? Bilim dünyası kendinden önceki verileri ele almadan, onları araştırmasına konu yapmadan, onların tecrübelerini değerlendirmeden ilerleyemezken, bir toplum nasıl olur da "hatırları olan" kavramları bir tarafa atar ve tamamen başkalarının hatıralarına öykünerek kendisine gelecek çizer?

  Yoksulluk geçicidir, yoksunluk kalıcı izler bırakır. Hatıralı kavramlardan doğan milli mefkûreden uzak olmanın ortaya çıkardığı yoksunluk, bir medeniyetin başına gelebilecek en büyük felakettir. Bu nedenle Türkiye'de acilen değerler ve kavramlar sözlüğü oluşturulmalı ve bu sözlüğün içindekilerin ortak paydada birleşen bir gönülle anlaşılması sağlanmalıdır. Toplumun bütün kurumlarınca, 1000 yıl öncesine gidip gelebileceğimiz, gittiğimizde yabancılık çekmeyeceğimiz, bir bakışla birbirimizin ruh dünyasını anlayabileceğimiz modern yollar döşenmeli, raylı sistemlere harcanan bütçe kadar gönüllere köprü kurulmalı ve geleceğimizin genç nesilleri için 2023 Türkiye'si için çok acil yatırımlar yapılmalıdır. Çocuklarımıza, gençlerimize hatıralarımızla dolu bir hazineyi ve bunu geliştirmeyi, yaşatma imkanı ve özgürlüğü sağlayacak ölçüde  vermek gerekir.

   Türkiye'nin 2023'ü ve 2071'i hedeflediği bu günlerden o günlere "Hatıralı Kavramlar" ve "Öykülü Ortak Değerler" öncülüğünde yürünmelidir. Toplumu "kültürel çıplaklık" tan  kurtararak tarihiyle, kültürüyle, değerleriyle somut ve soyut kültür hazineleriyle tanıştırılmalı ve onu "Millî Mefkûre" hazinesine ulaşabileceği zihinlerle donatılmalıdır. Hatırasız kavramlarla temellendirilen eğitim sisteminin yetiştirdiği nesiller ne hendese ne de felsefe yapabilirler. Yapsalar yapsalar, çakma, sahte, kopya, çalma eserler yapabilirler ki bu asla bizim olmayacaktır.

   Bunun içindir ki sayısal bilimin matematiği, kimyası, biyolojisi kadar edebiyata, tarihe, sosyolojiye, felsefeye, mantığa, dini ve ilmi anlayışı sağlamlaştıracak, yeniden teçhiz edilmiş müfredat ve programlara önem verilmelidir. Bunların eğitim yöntemlerini daha profesyonel yapabilecek yönetici ve öğretmen yetiştirmeye öncelik tanınmalıdır.  Bu "Millî Mefkûrenin", "Hatıralı Kavramların", kültürel hayatımızda yaşanmışlığı ve tadı olan, ruhumuza öyküsü işlenmiş değerlerin de ışığında olmalıdır.

   Zor mu? İmkansız mı? Gereksiz mi? Eğer "medeniyet tasavvur" u  yapacaksak zor değil. "Kader gayrete aşık". Kültür, sadece yasaların değişmesiyle değişmez. Yasal düzenlemelerin meyvesini verebilmesi "hatıralı kavramların, hatırlı kavramların" sözlükten çıkarılıp yaşanmaya, anlaşılmaya ve anlatılmaya başlanmasıyla mümkün olacaktır. Meşakkatli olacaktır, ama olacaktır. Bu bir kuruntu değil, rahmani bir his ve beklentidir. Bütün bu idealin gerçekleşmesi ise kültürel hatıraları olan, onları tanıyan, onların yaşaması için gayret gösteren "milletin hatırasına" yerleşen, milli, yerli, mahir liderlerin öncülüğünde olacaktır.

  Mesele, "dil" meselesi değil; mesele, "dil" meselesidir, vesselam...