Âlimin Hakkı

0

Âlimin Hakkı

İcazet; izin, diploma, bakalorya, onay, onaylama, olgunluğun onayı anlamlarına gelir. Bunlar aynı zamanda bir öğrenciye hocasının güvenini kazandığını, gayret gösterirse onun yerini doldurabilecek yetenekte ve olgunlukta olduğunun da beyanıdır. Dolayısıyla bu belgelerin altındaki imza sahiplerinin belgeye konu olan husustaki bireyin başarısından, yeterliliğinden kaynaklanan sonuçların sevabına da günahına da ortak olduğunun ve ondan sorumlu tutulacağının imzasıdır.
Kimi zaman sorarız; “senin ilkokul öğretmenin kimdi?” diye.. Kim zaman “senin matematik öğretmenin kimdi?”, “senin ustan kimdi?”, “Senin hocan kimdi?”. Bu soruların çok farklı lehte ya da aleyhte anlamlara gelebileceğini de hepimiz zaten biliyoruz.
Kelimenin eski olması sizi yanıltmasın. İşlevi üzerinde biraz düşündüğümüzde liyakatin ve ustalığın ne derece önemli olduğunun da belgesidir aslında. Doktora derecesini almış bir öğrencinin bir hocası vardır ve onunla gurur duyar. Ustalık belgesini almış bir çırak ustasının kim olduğunu bilir ve onunla anılır. “Falan ustanın elinde yetişmiş” derler. Talebenin maharetini, talebeden çok ustaya atfeder ve ona bir paye verir bu durum.
Öğretmene, hocaya, bilim adamına, ustaya saygının da bir gereği olarak insanlar yetişmesinde katkı sağladığı insana verilen belgenin altında imzasının olmasını ister. Belki de istemez. Belki de öğrencinin gerekli olgunluğa erişmediğini düşündüğünden diplomada bu sorumluluğu almak istemez.
Öğrencinin ilkokul diplomasında sınıf öğretmeninin, ortaokulda ve lisede dersine giren öğretmenlerin, çıraklık, kalfalık ustalık belgesinde ustanın, üniversite diplomasında eğitim aldığı hocaların ve tabi hafızların icazet belgesinde kendisini yetiştiren hafız hocanın adının ve imzasının olması hem öğretmenlere, hem hocaya hem ustaya işini gereği gibi yapmak gibi bir sorumluluğu da yükler. Çünkü ortaya çıkan eserin kimin eseri olduğunun da açık belgesi olur ki beraberinde liyakate daha fazla önem verilmesini gerektiren sonuçlara da yol açar.
Mezun olduğu halde işini doğru dürüst yapamayan birinin, mezun olduğu kurumun kendisine verdiği diplomanın altındaki kurumu, kurum müdürünü, genel müdürünü, başkanını yetkilisinin imzasına bakarak mezuniyetine aracı olanlarda, hangisinin liyakatli ve işinin ehli olup olmadığını anlayabiliriz ki!
Kurumsal ve bireysel yeterliliğin de ipuçlarını vermesi bakımından önerim; tüm diplomalarda bir şekilde o kişinin mezuniyetine izin veren, onu yeterli gören, mesleğinde ve işinde “benim halefim” olabilir icazetini verenlerin isimlerinin ve imzalarının bulunacağı bir biçim geliştirilmesidir.
Bir diğer konu “Atıf”.
Bilindiği yayımlanan bilimsel eserlerde yararlanılan kaynaklara tekniğine uygun olarak atıfta bulunulmalıdır. Bu, kullandığımız kaynağın yazarının onurlandırılması veya sorumlu tutulması bakımından da önemlidir. Akademik çalışmalarda zaten bu konuya dikkat edilir. Edilmelidir de.
Bizler de konuşmalarımızda, sohbetlerimizde, yazılarımızda, hutbelerde, vaazlarda, dersler de dâhil buna dikkat etmek zorundayız. Neden?
Batılı kaynaklara baktığımızda yüzlerce yıl öncesinin araştırmalarına, eserlerine ve kişilere dayandırılarak onlara atıf yapılarak isimleri bir şekilde dile getirilir ve bahsedilir. Böylece hem onların fikirleri yaşatılır, hem de tarihi olarak bilimsel çalışmalarda dayanak gösterilir.
Bilim zaten taşı taş üstüne koyma işi değil midir!
Bir vaiz, öğretmen, hoca, usta her ne isimle olursa olsun dile getirdiği konularda daha önce söylenmiş olanları kendi sözüymüş gibi söylüyorsa, esinlendiği kaynaktan bahsetmiyorsa, o âlimin, bilim adamının sözlerini, fikirleri kendisininmiş gibi beyan ediyorsa hem o alandaki bütün âlimlere ve bilim adamlarına ihanet ediyor demektir.
Örneğin, Mevlana’dan bir söz, İmam Rabbani’den bir kelam, Hacı Bektaş Veli’den, Hacı Bayram Veli’den, Ahmet Yesevi’den yerli ya da yabancı vb. aldığı bir ilhamı dile getirirken bunların eserlerinden ve isimlerinin zikredilmemesi onların isimlerinin ve eserlerinin tarihin derinliklerinde kaybolmasına, yeni neslin bunları öğrenmemelerine de yol açtığından büyük bir sorumluluk altında da girmektedirler.
Hâlbuki sadece akademik çalışmalarda değil bütün sohbetlerimizde, konuşmalarımızda eğer birinin sözünden alıntı yapıyor isek onun eserinden, adından bahsetmek hem ahlaki, hem etik, hem insan hakkı ve hem de kul hakkı yönüyle sorumluluktur. Bu sorumluluğu yerine getirmek kültürel mirasımızın bizim aracılığımızla yeni dimağlara da aktarılması için önemlidir.
Sonuç olarak:
Her ne suretle olursa olsun verilen her diploma, belge, sertifika, icazet, yeterlik belgesi vb. mezuniyet bildiren belgeleri resmiyet kazanması için kurum yetkililerince imzalanmasının yanı sıra liyakatin, ustalığın, hocalığın, öğretmenliğin kadir ve kıymetine atıf yapılması, “atılan tohumun çiftçisinin, eserin mimarlarının” hakkının verilmesi için onların da imzalarının bulunması doğrudan ve dolaylı doğuracağı sonuçları düşünüldüğünde eğitim sisteminde “işi ehline vermek” prensibinin uygulanmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum.
Tarih boyunca yüzbinlerce eser bırakmış ecdanın, eserinden, sözünden alınmış bir sözü, fikri dile getirirken de onların hakkını vererek hem o fikirlerin ve eserlerin yaşamasına, sorumlu tutulmasına insanların gerektiğinde kaynağına ulaşarak daha geniş fikir sahibi olmalarına neden olacağından “sözünü söyle ama sahibinin de hakkını ver” diyorum.
Demek ki; ağzımıza aldığımız lokmada kul hakkına hassasiyet gösterdiğimiz kadar, ağzımızdan çıkan sözlerin de kul hakkı konusuna girebileceği konusunda da hassasiyet göstermemiz gerekiyor.
Kul hakkı konusunun da girmediği alan yok sanki…

Zaman Hakkı

0

Zaman Hakkı

 19:02:37 - 15.12.2017
İnsanı – idrak edebildiğimiz evrende- diğer varlıklardan farklı kılan özelliklerinden biri de zaman olgusu farkındalığı, onu etkileme ve ondan etkilenme durumudur.
Her insana eşit olarak verilen bu varlığı yerli yerince kullanmak ve kullandırtmak da yine insanın etki ve yetki alanında iradesi oranında, hem kendisine hem diğer insanlara bağlıdır. Dolayısıyla ekmek gibi su gibi muhtaç olduğumuz bir olgudur. Ekmek gibi su gibi saygıyla korunmasıve gözetilmesi gereken bir kul hakkı ve bir insan hakkıdır“zaman hakkı”.
İnsanın bu olguya bağımlığı; günlük hayatın telaşında, kaygımızda, pişmanlıklarımızda, övünçlerimizde, sevinç ve üzüntülerimizde, eğerlerimizde ,meğerlerimizde ve keşkelerimizde, görmemiz mümkün. Bu durum kişinin kendi yapıp ettikleriyle ve yapmayıp etmedikleriyle ilgili.
Zamanın olmadığı yer yok ama zamanın iyi veya kötü kullanıldığı yerler var. Bu konuda da hepimizin söyleyeceği çok şey var.
Gelişmemiş tüm toplumlarda, zamanın hoyratça kullanıldığını, bir yerlere geç kalma derdinin olmadığını dostlarınızdan işitmişizdir. 
Tam aksine gelişmiş ülkelerde de zamanın çok değerli olduğunu ve saniyelerle birçok şeyi kazanıp kaybetmek gibi bir durumla karşı kaşıya kaldığımızı da biliyoruz.
Zaman hakkına ne kadar riayet ettiğimizin göstergesi olacak şekilde günlük hayatımıza, sözlerimize ve düşüncelerimize yansıdığını da görüyoruz.
“Birkaç saate gelirim…”Birkaç saat dediğimiz şey kaç saattir ömürden giden?
“Birkaç gün içinde… ” Kaç gün içinde.. 3-5-7!
“Öğleden sonra...”Öğle ile ikindi arasında yaz ve kış farklıdır. Kaç saat sonra!
“10-15 gün içinde…” Koskoca 5 gün… İnsan aya çıkar
“Bu yılın sonunda…”Ocak ayındaysanız 11 Ay demek bu! Bir insan doğacak kadar zaman!
“Beklesin ne olacak…”Neden?
“Bakacağız, planlıyoruz…”Kim? Ne zaman? Nerede? Nasıl? Niçin? Kiminle?
Bu soruların ardında bekleyen ve toplumu etkileyen kararlardan etkilenen yüzbinlerce insan olabilir.
Zamanında gelmek, zamanında gitmek, zamanında yapmak, zamanında çalışmak, zamanında bitirmek ..vs. vs.
Her şeyi bir ölçüye göre yaratan ve zamana, çağa yemin eden Allah, işin gücün hengâmesi içinde kaybolmamamız için güneşi, ayın hareketlerini, dünyanın dönüşünü de ölçebileceğimiz bir özellikte yaratmadı mı? Takvimi ve saati akıllarımızın işlerimizi planlaması için bir araç yapmadı mı? Saat denen icadın içinden akan sinyallerle elektrik denen şeyi bir maddeye sığdırıp kolumuza takmamız için bize ilim vermedi mi?
Ekmeği ve emeği alın teri sayan, alın terine ve emeğe saygıyı “insana saygı” gören bir 
kültürün çocukları bizler; boğazından haram lokma geçirmemek için alın teri döken 
insanımızın harcadığı zaman, emek kadar, ekmek kadar, boğazdan geçen lokma kadar “hak” sayılmaz mı?
Kul hakkı, sadece insanın boğazından geçen lokma değil ki!
Dünyanın en büyük affedilmez hırsızlığı; zaman hırsızlığıdır.
Dünyanın en zalim bencilliği; kendi zamanını önemli görüp, başkasının zamanını önemsiz görmektir.
Dünyanın en büyük gaspı, zaman gaspıdır.
Zaman; ömürdür, hayattır.
Ekmeğin bedeli ödenir, emeğin telafisi mümkündür, fakat zaman öyle bir haktır ki; geri ödeyemezsiniz, ödünç verirseniz alamazsınız, telafi edemezsiniz.
Bu nedenle bütün insanlar, kurumlar, kuruluşlar, yöneticiler ve çalışanlar herkes; ”Zaman Hakkı”’nın bir ödenmesi imkânsız bir hak olduğunu farkında olarak işlerini planlamalıdır. Her işini başından sonuna kadar planlamalı ve bu plandan etkilenecek, bu planın sonucuna göre plan program yapacak, işini ve aşını bu plana göre düzenleyecek insanlara da açıklamalıdır.
“Bugün git yarın gel” ihmalkârlığının bedeli ödenmez. Çünkü sizin için önemsiz olan bir gün, 
sizi bekleyen kişi için, ömre bedel olacak sonuçlar doğurabilecek kadar değerli olabilir.
Bu nedenle hem kendi zamanımıza hem başkalarının zamanına saygı insana saygıdır. 
İnsana saygı, yaratana saygıdır. Gereksiz, anlamsız, beyhûdeyere bekletmek, beklentide bırakmak da “Allah’a” saygısızlıktır.
Bireyin, toplumun, devletin, insanların ve insanlığın daha güzel, daha yararlı şeylere harcayacağı zamanını çalmanın bedelini kim, nasıl hangi karşılıkla ödeyebilir ki!

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Pîrî Reisler Farkıyla

0

Pîrî Reisler Farkıyla

 07:14:52 - 06.12.2017


Biz dünyanın beşten büyük olduğunu kavrayabiliyoruz ve fikir isyanımız da bunu kavrayamayan milletlere ve zihniyetleredir.
Ünlü tarihçi B.Lewis’in şu tespitini biraz düşününce, bu fikrin doğruluğunu, kültürel kodlarımızda varlığını tarihçi gözüyle de ispatlandığını görüyoruz, B.Lewis: "Türkler dünyayı bir bütün olarak görmektedirler. Bu görüş ise insanın, toplum, hayat ve dünya hakkındaki tutumunu şekillendiren ve buna göre kurum ve düşünce yaratan bir güçtür. Bu şekilde yetişmiş bir insan toplumu, dünyayı birbirlerini etkileyen parçalardan meydana gelmiş bir organizma olarak görmek iktidarına sahiptir[1] der.  Ne yazık ki yüzyıllardır yerinden sökülmeye çalışılan bu “güç” Karpat’ın ifadesiyle "Böyle bir tutum Türkiye'nin kültür alanındaki hedefi, ümidi ve çözüm bekleyen başlıca sorunudur"[2]
Beşikten mezara, küçüğümüzden büyüğümüze, bu gücü hissediyoruz ama dokunamıyoruz. Varlığından eminiz ama kendimizden emin değiliz. Duygularımız ayakta ama aklımıza yer bulamıyoruz. Düşünür bir siyasetçi Mahir ÜNAL bu durum için önemli bir durum tespiti ile özetler. “Kültürümüz (İslam Kültürü ve Medeniyeti) bize düşünce boyutu ihmal edilip duygu boyutuyla aktarıldı.”[3]
Düşünce boyutu hep kadük bırakılan medeniyet arayışımız da el yordamıyla birkaç düşünürün omuzlarında kaldı.
Ünal’ın bu tespiti aynı zamanda medeniyet mefkûresi olarak sık sık vurguladığımız iddiamızın yönünü, gücünü, hızımızı ve başarı ihtimalimizin medeniyet hazinesinin hemen üzerinde olup da hazine arayan talihsiz bir define avcısının acınası halini de gösterir. Bir kâşifin rüyasında gördüğü hazine sandığının peşine düşüp, yıllarca bin bir çile ile arayıp durduktan sonra aradığı hazine sandığının, aslında düş gördüğü ağacın dibine gömülmüş olduğunu anladığı andaki hazin macerasını da hatırlatır.
Buraya kadar olan bitenler bir teşhis ve hemen herkesin farkında olduğu bir durum. Dünyada olup biten siyasi, iktisadi, ekonomik, dini, ilim bilim ve düşünce adına ne varsa “yitik bir hazinenin arayışında” olma hali ve hem yanımızda hem uzağımızda olan peşine düştüğümüz medeniyet hazineleri.
“Kızıl Elma” sadece dünyayı değil dünyanın ötesinde ahirete, doğuşa ve batışa bakan, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar koşan, mavi küreden bir ayağı kültürel değerlerinde, diğeriyle dünyaya seyyah, bir eliyle Hakka, diğer eliyle halkın derdine derman olan ruh haliyle “her gün yeni şeyleri söylemek” sevdasında bir derviş hali, çilehanesi gönlü hazine bir semazen olma durumu.
Kızıl Elma, bütün dünyayı bir bütün olarak görebilme iktidarıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, güneşin battığı her yer insanın hizmetinde sunulmuş bir arz ve insanca yaşatılmaya layık olmasının derdinde olmadır.
Kızıl Elma eğitimde; hayatı okula, okulu hayata taşıyabilen, akılcı, değer yüklü, lider ve yetiştirme odaklı, sorduran, sorgulatan, okuyan ve okutan, okuduğundan felsefe üreten, hikmetin ardında yorulmayan, insan merkezli, özgüvenli karakterin yolunu gösteren, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesiyle donatılan, bilginin hamalı değil, hamisi ve banisi olan, “mış” gibi öğrenen ve öğretenden uzak, nicel ve nitel dengesini kurulduğu, hem kendisiyle hem de toplumla ve de insanlıkla barışık birey yetiştirmeyi hedefleyen, insan kaynağının her hücresini yerli yerince zamanında kullanan, planlı, denetimli, bütün dünyayı, hayatın kendisini bir okul olarak gören sistem kurma çabasıdır.
Bu sadece Türkiye'nin kültür alanındaki hedefi, ümidi ve çözüm bekleyen başlıca sorunu değil, bütün dünyanın da beklediği “insan” olma yolunda gayesi olmalıdır.
Bütün insanlığı, olan biten her şeyi anlayabilmek, farkında olabilmek ise bu yücelmeye bağlıdır. Piri Reise hayret eden bir nesil yerine Piri Reisi aşan, bütün âlemi gönlüne bir harita gibi resmedebilen nesiller için; özgüveni yüksek, eğitim farkıyla örnek, sayısal farkla yeterli, azim farkıyla yüzyıllara fark atma âleme Türk toplumunun ve İslam Medeniyetinin farkını fark ettirme zamanıdır.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

[1] (B. Lewis, Turkey: Westernization. s.328).
[2] (K.Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s.425).
[3] Mahir Ünal, Bir TV konuşmasından (2017)

İki Bakan Göz

0

İki Bakan Göz

 09:28:29 - 01.12.2017
Tarih kendiliğinden tekerrür etmez. Tarih benzer sonuçlara ulaşmak için benzer oyuncular tarafından tekerrür ettirilmeye çalışılır. Tarihi iyi bilenler bu çukura düşmez... Tarihi bilmeyenler hep yeni bir sahne, yeni bir oyun izlediklerini zanneder. Oysa sadece sahne ve oyuncular değişmiştir. Senaryo aynıdır. Oyunla ulaşılmak istenen sonuç da aynıdır. Hani hep yüzyıllık planlardan bahsederiz ya işte öyle bir planın farklı versiyonları ile oynanır oyunlar.
Eski doğanlar, yeni doğanlara her şeyi aktaramazlar. Kitapların arasında saklanmış bilgilerden ona ulaşanlar derin okumalarla dünle bugünü karşılaştırmaya başladıklarında görürler temcid pilavını.
Tarih eğer doğru aktarılırsa bir film gibi gelecekten ipuçları da verir insana. Ancak onun çoğu insanın düştüğü bir tuzağı da vardır. Milli ruhtan yoksun, salt bilgi amaçlı ve hazine avcısı ahlakıyla okuyanları acımasızca kendi içine çekip tarihte olan bitenle, tarihin kahramanlarıyla ve onların hayaletleriyle savaşa çeker.
Bir de bakmışsınız ki tarihin derinliklerinde olan bitenle savaşa girmiş bir yığın insanla karşı karşıya gelirsiniz. Tarihin derinliklerine dalıp onu bir zengin bir kaynak olarak görmeyip onlarla savaşa başlarlar. Çok az insan bunun farkında olarak geri döner ve orada olup bitenlerden dersler çıkararak yoluna; geleceğe yürümeye devam eder.
Bugün sadece İslam Coğrafyası değil bütün diğer inanç coğrafyaları da benzer bir tuzağın girdabındadır.
İnsanoğlu, tarih meydanında yaşanmış, kazanılmış tüm değerlerin sadece kendine ait olduğunu ispat kimi zaman hemen onun yanı başında olduğunu iddia ederek, kimi zaman o değerlerle çatışarak ve çarpışarak bir birini tüketmeye devam eder. Tarihin zehrini içerek bunu fark eden kötü niyetlilerin ellerinde birer mumya savaşçısı olarak diğer mumyalarla birlikte oyuncak haline gelirler.
Oysa tarih onlara eşsiz bir hazine sunmuşken onlar, hırslarının, açgözlülüklerinin, bilgisizliğin ortaya çıkardığı hizipçilikle bunun farkına varmadan kendileri de tarihin dehlizlerinde kaybolurlar.
Tarihin bizden beklediği sunduğu bilgilerden yola çıkarak, onu bir ışık huzmesi gibi kullanıp tarihin kıskacına sıkışmadan, istikbale yürümemizdir. Bu hassasiyetle yeni bir sayfada yer almada mahir olmamızdır. “Benim dedem, senin dedeni döver” duygusallığından uzak, ecdadın yaşanmışlıklarını, devam eden medeniyet inşası üzerine hem eskisine benzeyen hem de geleceğe bakan yönüyle belki daha muhkem bir medeniyet inşa etmesidir.
Tarihi mekânlarda gezerken hayran hayran ve hayret hayret baktığımız eserlerin elbette bize ait olduğunu bilmek ve bunu dile getirmek gurur vericidir. Faka bu gurur bizde diğer eserlerin reddine yol açmasına izin vermemek “bunlar üzerine ben daha fazladan ne koyabilirim?” sorusunu sormamıza yardımcı olacak bir övünme olmalıdır.
Hatırası hayalinden çok olanın ölüme yaklaştığını herkes bilir. Ölümsüzlük tarihe mal olmak ise bizi hatıra yapabilecek eserlere imza atarak tarih sayfalarına yeni övünç sahneleri koymak bizim boynumuzun borcudur.
Tarihte olup bitenle, başkalarının yaşanmışlığının yazıldığı tarihle savaşmak, “yel değirmenleriyle” savaşmaya benzer ve tek galibi, değirmenin hemen ötesinde bu durumun farkında olanlardır.
Medeniyet temeli yüzyıllar önce atılmış devasa fikirleri çarpıştırarak değil; o fikirleri de heybemize alarak o temel üzerinde yükselmiş düşünceler üzerine yeni şaheserler inşa ederek gerçekleşebilir.
Yüzyıllık planlar, onların mimarlarıyla cebelleşerek değil onları planları kavrayarak ve yeni mimarlar yetiştirerek mümkün olabilir. Dersler alarak, yeni konulara hazırlıklı olarak medeniyet okulunda, dersimize iyi çalışmakla mümkündür. Aksi halde geçmişi kavrayanların, tarihiyle barışık olanların, onu bir değer olarak gören medeniyet mimarlarının elinin altında kendileri için kurdukları medeniyet şantiyesinde bir malzeme, bir harç olmak zorunda kalabiliriz. Daha da beteri; o şantiyede amele olarak çalıştırılan köleler olarak yaşamak zorunda kalabiliriz.
Efradını cami ağyarını mâni bir ifade ile “bir Müslüman aynı delikten iki kere ısırılmaz” diyen Hz. Peygamber’in mirasçıları olarak; tüm İslam dünyasını, İnsanlık alemini huzursuz edenleri, bunların kimliklerini, tarih boyunca Türk Milletine ve İslam Coğrafyasına yaşattıklarını, oynamaya oynatmaya çalıştıkları oyunun kurallarını, ihanet için kullandıkları maşalarını tanıyarak medeniyet inşası yolunda yürümemiz gerekir.
Sözün özü; mezhebi kavgalardan tekke cebelleşmelerinden, medrese ayrımcılıklarından ideolojik farklılıklardan nemalanarak, ipleri dışarıda, kendileri inlerinde fitne üreten figüranların zehirli salyalarına maruz kalmamak için “millî vakar, millî duruş ve millî ahlak ve millî kimliğimizle, bir birimize sımsıkı sarılıp “insanlığı da kurtaracak olan medeniyetimizin inşası için daha çok çalışmamız farz-ı ayndır. 
Ya tarihimizde yazılanlara yeni bir sayfa ekler ve kendi kalemimizle dünyaya tarih yazarız ya da başkalarının yazdığı tarih sayfalarının bir köşesine yazılmış bir derkenar oluruz.
Kâmil “insandan” beklenen bir gözün gördüğüne aldanıp, diğer gözü kör etmeden “biri ile geçmişe diğer ile geleceğe bakabilme ferasetidir.”

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Mahir Ünal’la Dünyaya Bakış (IV)

0

Mahir Ünal’la Dünyaya Bakış (IV)

Tüm bunların; akademik düzeyde hem toplum bilimcileri, hem ilahiyat bilimcileri hem de siyaset bilimcileri tarafından akademik düzeyde araştırılması gereken konulardır. Örneğin FETÖ yapılanmasını ortaya çıkaran yapı nedir? Hangi şartlarda ortaya çıkmıştır? Bu yapılar toplumun inanç kodlarını nasıl yozlaştırmışlardır vb. Geleneği olan dini gruplarla, diğerlerini de birbirinden ayırmak gerekir. Buradan hareketle bir genellemeyle FETÖ gibi geleneksiz ve köksüz bir yapıyla kıyaslayarak geleneksel bir yapıya sahip dini grupları “bunlar da FETÖ gibi hastalıklı bir duruma düşer, bütün sivil toplum örgütleri, FETÖ gibi masum bir dini grup maskesi takarak devlete sızar ve dış unsurlarca devletin aleyhinde kullanılır” hükmüne ulaşamazsınız.
Bu düşünceye sahip olunduğunda toplumsal gerçeklikler sizin dayatmacı yanlış, devlet aygıtı ile mağduriyete neden olan vesayet eğilimli bir yapıya dönüşür. Sürecin sonunda da devlet gibi soyut bir yapıda kendi varlıklarını sürdürmenin, mağduriyetleri gidermenin, kimliklerini terör yoluyla tanıtma eğilimleri ve bu eğilimi suiistimal edilebileceği bir pozisyona bırakmış olursunuz.
Laiklik bir inanç değildir. Laiklik, bütün inanç kesimlerine eşit bir mesafede durabilme yeteneğini ve anlayışını gösterebilmenin, devletin hukuki zeminde duruşunun kavramsallaştırılmış yaklaşımıdır.
Cumhuriyetin kurucusu olan milleti bir tarafa itip, onun değerlerini ve kimliğini, inanç kodlarını yapay süreçlerle bozarak, tek başına sanki cumhuriyetin sahibi gibi davranarak elit bir gruba mal etmek toplumsal barışa her zaman zarar verir vermiştir de. Bu zararı de yine vesayetçi bir yaklaşımla çözmeniz mümkün de değildir.
İslam Dünyası dâhil bütün kültür ve değerlere saygı duyulması gerektiği Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “fikir isyanı” olarak tanımlayabileceğimiz “Dünya beşten büyüktür” ifadesinde bulmanız mümkündür
Bu topraklar; Anadolu, insanlığın son anasıdır. Bu ülkenin insanların erkeklerini maganda, kadın düşmanı, tecavüzcü gösterip Anadolu halkına saldıran, milletin irfanına ve ahlakına saldıran, tekil olaylar üzerinden hareket ederek, genellemeli çıkarımlar yapan zihniyet; kendisini bu ülkenin sahibi gören otoriter, baskıcı, vesayetçi, kendisini üstte gören kimliksiz, hastalıklı, tipolojik vakadır.
Buradan hareketle güncel siyasi tutum ve davranışa bakarak siyasilerin duruşuna bakarak söylemlerin ve eylemlerin geçici bir durum mu yoksa kimlik olduğunu da buradan anlamamı mümkündür.
Demokrasinin bir gereği olan seçimlerle hükümet olan AK Parti’yi kıymetli yapan şeyin onun artık bir kimlik halinde millet tarafından seçilmeye devamla milletin kimliği haline gelmiş olmasıdır. Zira hükümeti kıymetli yapan millet tarafından seçilmiş olmasıdır. Milli kimliğin duruşu da özellikle dış siyasete, milletin seçtiği hükümetin yanında olmaktır.
Milletin seçtiği hükümetin hemen yanı başında da “rasyonel muhalefet” olmalıdır; rasyonel, makul, milli, ülke çıkarları söz konusu olduğunda milli davranan bir muhalefet. Muhalefeti kişiler üzerinden değil, hükümetin eylemleri üzerinde yapılması, muhalefetin kimliği haline gelmelidir. Aksi halde hükümeti değil ülkeyi zaafa düşürürsünüz ki iktidardan sonra iktidara aday olan muhalefetin daha iyi yöneteceği bir milleti, devleti zaafa uğratması rasyonel değildir.
Tekil olay üzerinden milletin ahlakına ve irfanına saldırılması bizim ve bu milleti incitir. Merhametin, kardeşliğin, paylaşmanın yaşandığı, Dünyaya örnek gösterilebilecek iyilik şehirlerimiz var. Türk milleti, “ensari ve insani bir ahlakla”, tüm dünyaya insanlık dersi vermeye devam ediyor. Bu bir kimliktir. Bu milli kimliğin, kültürün medeniyet yolunda ilerlemesi de geleneksel kültürel kaynağından aldığı verilerle yeni, geleneği ile çatışmayarak, onu bir değer olarak görüp, üzerine bir değer katabileceğimiz çalışmalar yapmak zorundayız. Siyasi, iktisadi, sosyolojik, pedagojik stratejiler geliştirip yolumuza devam edip insanlığa yine örnek mirası yenileyerek kültür ve medeniyette model ülke, model devlet, model toplum olmak zorundayız.
Son..
Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Mahir Ünal’la Dünyaya Bakış (III)

0

Mahir Ünal’la Dünyaya Bakış (III)

Türk toplumu siyasal değişim ve dönüşüm zamanlarında, kültürel iklimi ayakta tutan kilit taşı görevi gören kavramsallaştırmalarda anlam kaymaları yaşadı. Toplum kurtuluş savaşı sonrasında, yeni devletin kuruluşu ve oluşumunun ardından üç ayrı ekibin; İslamcılar, Batıcılar ve Milliyetçi aydınların hayatı anlamlandırma mücadelesi arasında kaldı. Selçuklu ve Osmanlı mirasını reddeden yeni bir iklime doğru doktrin ve ideolojik araçlarla evirilmeye zorlandı.  Bu dönem de eğitim aygıtı kullanılarak, Yunan Klasikleri tercüme ettirildi ve yayınlattırıldı. Eğitimde, sanatta, kültürde bu düşünceler topluma yine kendi eğitim kanalıyla enjekte edildi. Eğitime “milli” eki takılarak bir ideolojinin enjekte edilmesi süreci hızlandı.
Oysa eğitim evrenseldir, milli değildir.
Türk toplumunun düşünen aklı, Tanzimat ve Islahat fermanıyla başlayan bir süreçte 1876 Sanayi Devrimiyle sonrasında değişen ve gelişen Batıya karşı ne olup bittiğini anlamaya çalışırken savruldu. Düşüncemizi kaybettik ve modernleşmenin kavramları karşısında bir türlü mirasımızı da omuzlayacak, yeni kültürel iklimde bir pozisyon alamadık.  Tarihi Kültürel iklimden bugüne taşıyabildiğimiz sadece edebiyatçıların aklından dile getirmeye çalıştığımız ve bize ulaşan İslami “duygular” oldu. Oysa bizim ihtiyaç duyduğumuz şey; bir İslam düşüncesi, idrake uygun bir düşünce inşa etmek, yeni bir İslami düşünce inşa etmektir.
Bugün bizim bir düşünce krizinden kaynaklanan bir ahlak krizimiz var. Ahlakı inşa eden, düşüncedir. Kriz nihayetinde sadece kavramsal alanda değil bütün sosyal alanlarda yaşıyoruz. FETÖ bu krizin bir sonucudur.  FETÖ bu krize neden olan, düşüncenin taşınmasına engel olanların rahminde yetişmiş bir yapıdır. Baskılar ve yabancılaşmış kültürel iklim ve idraksizlik, bunun başlıca nedenidir. Şerif Mardin: “Tanzimatla başlayan toplumda, dinin ve dindarın yeri ne olması gerekir tartışması Cumhuriyetle birlikte devam etseydi bugün, bizim bir dindarlık sorunumuz kalmayacaktı” tespitinden bakarak krizin saiklerinin görülmesi mümkündür.
Geleneğin reddi, İslam coğrafyasının da krize girmesine neden olmuştur. Oysa gelenek bir kaynak ve hafızadır. O günden bugüne kadar çok kıymetlidir Gelenek toplumsal hafıza olarak deneyimlerimiz olarak kabul edilmelidir. Gelenek bir kaynaktır, kutsal değildir. Ama değerli bir arşivdir.
Bunun açık örneğini İslam Dünyasında yaşanan Ehl-i sünnet, Selefilik gibi düşüncelerin çatışmasında ve kavgasında görüyoruz. Burada geleneksel olanla, yeni olanların oluşturduğu bir çatışma ve sorun alanı var. Örneğin İbn-i Teymiye ya da İbn-i Arabi arasında kavga etmemizin anlamı nedir? Namık Kemal ile Afgani arasında bir ayrım yaparak çatışmamız gerekiyor mu?  Şu halde eğer sen bu geleneğe yeni bir şey ekleyeceksen, bir taş koyacaksan koy, yoksa dönüp niye kavga ediyorsun?
Her çağı kendi ikliminde değerlendirmek gerektiği ve farklı olduğunu anlamak gerekiyor. İbn-i Arabi’nin ruhunun şekillendiği iklim, Endülüs iklimidir. İbn-i Teymiye ise Harranlıdır ki bir taraftan Moğolların bir taraftan Haçlıların sıkıştırdığı, çaresizliğin, ümitsizliğin, birlik beraberliğin inanılmaz kenetlenmenin kıymet taşıdığı bir iklimdir. Her ikisinin de bakış açısı kıymetlidir. Öyleyse bunları bir biriyle düşman etmenin, bunları birbiri ile kavga ettirmenin ya da dönüp bugünden oraya dönüp onlarla kavga etmenin bir anlamı değersizdir. Bize düşen görev ve sorumluluk,  bu geleneği kaynak olarak görüp, artık yeni bir şey söylemek, yeni bir şeyler ortaya koymaktır.
Sosyolojik olarak toplumsal değeri ve yeri olan bir kurumu aldığınızda onun yerine ikame edebilecek aynı değerde bir kurum ihdas etmek zorundasınızdır. Örneğin Osmanlı’da tekke, zaviyeler, dergâh, medrese gibi sosyal fonksiyonu olan kurumların kaldırılması bu alanda bir boşluk ortaya çıkardı. Bu yapılar, varlıklarını bir şekilde sürdürmeye çalıştılar. Bunu yaparken de geleneği olan dini gruplar tasavvuf geleneğe sahip yapılarda o geleneğin yapısına göre yeniden toplandılar. Bir geleneğe sahip olmayan yapılar ise yine kendilerini ifade edebilecekleri başka gruplarda bir araya geldiler. 1950’ye kadar Osmanlı’da olmayan dini gruplara atfen kullanılmayan anlamda ve içerikte yeni bir durumla; cemaat olarak tanımlanan gruplarla tanıştı.
Kültürler milli, medeniyetler evrenseldir. Türk Kültürü, Arap kültürü, Hint Kültürü bir araya gelip İslam Medeniyetini oluşturmuşlardır. Bir toplumun kendine has özel kültürel yapısını sonradan bir başka topluma montajlayamazsınız. Örneğin, Mısırın kültürel dokusu ile Malezya kültürü bizim dokumuzdan farklıdır. Hasan el Benna veya Seyyid Kutup’la mayalanan bir kültür bize taşındığında bizimle ne kadar uyum sağlar ki!
Devam edecek...
Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Mahir Ünal’la Dünyaya Bakış (II)

0

Mahir Ünal’la Dünyaya Bakış (II)

“Maraşlı olmak edepli olmaktır” İfadesi, edebiyatın şehrinde eğitim gören bir insanda aranan en temel karakterin de “edep” olması gerektiğine dair yol gösteren bir sabitliktir. Eğitim insana davranışları aşarak “kimlik” kazandırmalıdır. İnsan davranışlarında zaman zaman hata yapabilir ancak bu, alışkanlık haline gelip onunla anılmaya başlandığında artık o “kimlik” olur. Bu nedenle davranışlarla kimliğin ayrımını iyi yapmak gerekir.
Bir toplumun anlayabilmenin, kültürel kodlarını kavrayabilmenin en kestirme yolu önce inanç kodlarını anlamaktır.  Kültürel kodlarımız bizim davranış kodlarımızdır. Hayata bakışımızı, sosyolojik olarak toplumsal yapının temel kurumlarıyla olan ilişkimizi bu kodlarla anlamlandırırız. Bu durum da o toplumu yönlendiren inanç kodlarını tanımayı zorunlu kılar. Eğer siyasal sistem ya da eğitim sistemi, toplumun inanç kodlarını ve dolayısıyla kültürel kodları anlatmaktan ve anlamaktan uzaksa ise bu sistemin çıktısı olan insanları da yaşadıkları toplumu anlamlandırması beklenemez.
Eğitim yabancılaşmanın değil hayatı ve toplumu, dünyayı ve evreni anlamaya, idrak etmeye yol açan anahtarla donatılmalıdır.
Kitaplar bize, olması gerekeni anlatır. İdeal olan şeyleri betimler. Oysa hayat dinamiktir. Değişkendir. Yüzme yarışmasına katılan çocuğun yüzmeye dair her şeyi okumuş olması onu boğulmaktan kurtarmaz. Dolayısıyla eğitim sistemi, olabildiğince bize hayatı anlatan, dinamik hayata hazırlayan bir sisteme yaklaşması gerekir. Ayrıca okuduklarınızın peşinden gitmek yerine, okuduklarınızı yaşadıklarınıza anlamaya çalışmak için bir kaynak ve hafıza haline getirmek de bu sistemin öğretilerinden biri olmalıdır”
Artık toplumsal alanda yeni şeyler oluyor. Yeni ilişki biçimleri, yeni toplumsal katmanlar, yeni üretim biçimleri oluyor. Teknolojik gelişmelerin ortaya çıkaracağı yeni şeyler oluyor ve olacak.
Eğitim sisteminde atladığımız bir durum var ki; biz büyürken zihnimiz, coğrafi olarak şekillendi. Bizim için yakın ve uzak vardı. Şimdi ise zihinler, fiziki coğrafyaya göre şekillenmiyorsanal bir coğrafyaya göre şekilleniyor.  Artık gençler için yakın ve uzak yok, her şey bir “tık” mesafesinde. Gençler için ara süreç yok.
Oysa bizim eğitim sürecimizde bir ara süreç vardı ki biz, karşılaştığımız her şey için bir anlam üretmek zorundaydık.  Bir eşya ile ilişki kurarken eşyaya bir sürü anlam yüklerdik. Bir insanla tanıştığımızda da böyleydi. O yüzden edebiyatın bir anlamı vardı. Çünkü edebiyat anlam üretmekle ilgilidir; dünyaya ve insana dair anlam üretme sürecidir. Eğitim sistemi de anlam üretmeli, anlam üretme mekanizması olmalıdır. Oysa İnsanlar artık sadece yaşıyorlar ve tüketiyorlar. Ne yazık ki anlam üretmek, anlamsız kaldı.
Anlamlandıramadığınız kavramlar kirlenmeye açık kavramlardır. Zira kirlenmenin daha çok anlamlandırılmamış kavramlar üzerinde olduğunu görüyoruz. Bir kavram ne kadar az anlamlandırılmış ise saf kalma gücü de o denli zayıftır.
Devam edecek...
Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Mahir Ünal’la Dünyaya Bakış (I)

0

Mahir Ünal’la Dünyaya Bakış (I)



Siyasiler toplumun resmini, tarihin tuvaline işleyen sanatçılardır. Sanatçıyı anlamak için sadece eserlerine bakmak yetmez. Anlamaya çalışmak en güzelidir.
Ülkemi yöneten liderlerin zihin ve ruh yapısını, hayata bakışını hep merak etmişimdir; Dünyayı nasıl algılıyorlar? Aynı yere bakmamıza rağmen orada bizim göremediğimiz farklılıkları nasıl görebiliyorlar? Temel yargıları nedir? Nasıl oluyor da bu kadara yoğun programlar arasından sıyrılıp kendilerini geliştirebiliyorlar? Prensipleri nedir? Hangi ilkelerle hareket ediyorlar? Onlarca soru sorabilirim… Özellikle siyasileri satır aralarından okumak ve anlamak gerektiğini düşünenlerdenim.
Kahramanmaraş Milletvekili, Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Ak Parti Sözcüsü Sayın Mahir ÜNAL’ın bir TV kanalında sosyoloji, psikoloji, ilahiyat, tarih, siyaset, edebiyat, felsefe gibi alanlarda, çoğu akademisyene ders niteliğinde olacak, zihin dünyama yansıttığı gerçekliği, anlatımını mealen aktararak, yorumlarımı da katarak paylaşmak istiyorum.
İnsan –özellikle de bir Müslüman- “havf ve reca” halinde -korku ile ümit- arasında olmalıdır. Özellikle de günümüzde doğru ve yanlış olguların sürekli yer değiştiği göz önüne alınırsa, çok net, kesin, her şeyi bilen ve kendi doğrusunda ve yanlışında sabit olma hali çok da hazzedilecek bir şey değildir. Doğru ve yanlış kabullerin zaman ve mekân boyutunda yer değiştirebileceğinin farkında olmak aynı zamanda kendimizden başkalarıyla da iletişimde olmamızı sağlayacaktır. Ancak bu durum bizim güncel hayatın içinden çıkıp fikren ve ruhen savrulmamıza da neden olmamalıdır. Bunun için Mevlana misali, bir ayağımızı inanç ve değerlere sabitleyecek fikri şahsiyetimizi ve kimliğimizi belirleyen prensiplerimizin yanında, diğer ayağımızla da sürekli evrende ve dünyada olup bitenleri anlama ve arama çabamızın da olmasını zorunlu kılar.
İnsan ait olduğu yeri bilmelidir. Nereye ait olduğunu kim olduğunu bilmemek hem fikren, hem de ruhen savrulmak demektir ki bunun bizdeki tanımı milli olma halidir. Hatta bu durum kaçınılmaz olarak bizi gerçek ve yanlış hakkındaki kanaatlerimize de ilk etkiyi yapar. Çünkü bize yol ve bizde hayata dair gerçeklikleri gösteren yaşanmışlıklarımızla birlikte kendini gösterdiğini ve bizim de bu gerçekliği durumumuza göre değerlendirip kabul ya da reddettiğimizi görebiliriz.
İnsanın hayata karşı duruşunu değerler, inançlar ve ilkeleri ve bunun dışındaki değişkenlere karşı tutumu belirler. Bu da insanın meselelere nereden baktığına bağlıdır. Başka bir ifade ile insanın sabitleri ve değişkenleri, ona yeniden bir üretme ve yenilenme imkânı vermelidir.
Ünal’ın eğitime bakışını, şiirin başşehri, yedi güzel adamın kundağı olan doğup büyüdüğü şehrine, “Kahramanmaraş özel bir şehirdir, Kahramanmaraş ruhu olan bir şehirdir”, “Kahramanmaraş İstiklal şehridir.” İfadesiyle bir kültürel iklime vurgu yaparak açıkladı. Altı çizilmesi gereken, birçok yönüyle analizi yapılması gereken tanım; “kültürel iklim” kavramıdır.
Bu tanımlama, edebiyatın şehri Maraş’ın yetiştirdiği birçok edebiyatçının kültür hayatımıza olan katkılarını dile getirmenin yanında, eğitim sürecinin “beşiğinin, kundağının, toprağının, sürdürüldüğü ortamın önemine de vurgu yapmaktır. Zira “Eğitim, bir kültürel iklimde ortaya çıktığı zaman terbiyeye dönüşür” İfadesiyle hem kültürel iklimin, hem de eğitimin “terbiye” boyutuyla insana odaklanan yönünün olması gerektiğini göstermektedir.
Kültürel iklim, okulların fiziksel yapısından başlayarak teknik içeriğinin, program ve müfredatının, içeriğinin, işleniş tarzının, usulünün, okulun aile ve toplumla iletişiminin hem geçmişi hem de geleceğe bakışı sağlayabilecek bir vizyona, ufka, hedeflere sahip olması gerektiğinden de öte “yaşayan okullar”, ya kendisi hayat olmuş ya da hayatı dersliğine almış bir sistemin kurgulanması gerektiğine işaret eder. Zira kültür, yaşam biçimidir.
http://www.maraspusula.com/yazar/nadir-yildirim-28/mahir-unal-la-dunyaya-bakis-i-445

Bir Önsözün “Fikir İsyanı”

0

Bir Önsözün “Fikri İsyanı”

 19:36:17 - 11.11.2017

Bazı kitaplar vardır ki yıllarca anlamaya ve anlatmaya çalıştığınız olayları bir kaç paragrafta önsöz yapar. Ve bazı cümleler var ki bütün siyasi, iktisadi ve sosyolojik olguları bir iki kelime ile zihninizin beyaz perdesine yansıtıverir. Kemal H. Karpat'ın bir "Fikir İsyanı"nın ürünü olarak tanımladığı, "Türk Demokrasi Tarihi" çalışması da bunlardan biri.
Kitabın önsözünde Türkiye'nin demokratik bir ülke olma sürecinde dün olduğu, bugün yanı başımızda gördüğümüz ve gelecekte karşımıza çıkacak olan zihniyete ve bu zihniyete çanak tutan “aydın” tespitini sizlerle paylaşmak istedim.
Yazarın isyanı "Bazı Batılı bilim adamı ve yazarların Türkiye'yi ve Türk sorunlarını gereğiyle değerlendirmeden öznel fikir yürütmelerine karşı” bir ‘fikir isyanı’dır. Çünkü "Bunların birçoğu Türkiye'yi tarihi rolünü oynamış, modernleşmenin yarı yolunda takatini tüketmiş, varlığını büyük devletlerin yanına sığınmakla koruyabilen bir ülke olarak görmektedir." Sömürgeci ve dikeyine büyüyen batı aklı, ya böyle olması gerektiğine alışmış, alıştırılmış ya da bu hayal ile yaşamışlar.
"Halbuki biz, Türkiye'nin sonsuz kuvvet kaynaklarına sahip olduğuna bütün varlığımızla inanmaktayız. Bu kaynaklar arasında milli duygulara sahip, disiplinli, sağlam inançlı ve hareket arzusu dipdiri bir halk kitlesine sahip olmak başta gelir. Türkiye'yi tükenmiş tarihi ülkeler arasında görenler şüphesiz yanılmaktadır. Bugün ana sorun, toplumu örgütlemek, ona yeni bir hayatiyet vermek ve onu yapıcı amaçlara yönlendirmektir".
Ne zaman şaha kalkmış, bir Türkiye ile karşılaşsalar hemen bütün siyasi, askeri, iktisadi "aydın" piyonlarını ileri sürüp, tükenmiş, sinmiş ve sığınmış Türkiye hayalini gerçekleştirmek için çabalamaktadırlar. Bu çabanın en alçak versiyonuna, zaten 15 Temmuz gecesi, milletçe şahit olduk.
Yazar, "Fikir isyanımız, diğer bakımdan Türk fikir hayatını etkileyen, kendi kendilerine "aydın" demekten çekinmeyen üç grup okumuşa karşıdır" diyerek bu "okumuş" kesimin karakteristik özelliklerini açıklar.
Birinci grup aydın için; "Bazen "Batıcı", bazen "modern", bazen "ilerici" gibi kalıplara durmadan girip çıkan; fakat aslında toplumdan ayrı düşmenin verdiği ıstırabı gidermek ve varlığını kabul ettirmek için bir gerekçe arayan gruptur. Bunlar, edindikleri bilgiyi -sanki insanüstü kaynaklardan geliyormuş gibi- kendilerini halktan üstün ilan etmek ve halka emir vermek için bir araç olarak kullanmaktan çekinmezler. Çok defa bu kişiler, Türk toplumunun sorunlarını yabancıların gözüyle görüp onların Türk toplumu hakkında besledikleri yanlış görüşleri ve olumsuz duyguları çabucacık kabullenerek bunları çeşitli parlak isimler altında kendi fikir ürünleriymiş gibi yayınlarlar. Bunlar, yarı sömürge kültürünün en canlı örnekleridir."
İkinci grup "aydın" “çağımızın yarattığı sonsuz sosyal, ekonomik, kültürel ihtiyaçları inkar ederek tarihin romantik hayalleri içinde yaşamaktadır, insanın ve toplumun asla değişmeyeceğine inanan bu kimseler arasında mukeddesatçılar ile ırkçılar yer alır. Bunlara karşıt gözüken katı düşünceli ve herhangi bir inançtan mahrum oportünist maddiyatçıları da yine bu grupta saymak yerinde olur.”
Üçüncü grup "aydın", “Türkiye'nin bütün sorunlarının belirli bir ideolojinin tümüyle kabul edilmesiyle toptan çözülebileceğini savunmaktır. Kendi dar görüşleriyle bağdaşmayan her düşünceyi insan ve toplumdan ayırarak akıl kurallarının kuru mantığına göre cevaplandırmaya, daha doğrusu değersiz görüp reddetmeye hazırdırlar. Önlerine çıkan yeni bir sorun hakkında o sorunun doğuş nedenlerini ve ortamını görmezden gelerek fikir yürütürler."
Yazar sözde aydınları böyle gruplandırdıktan sonra "Türk toplumunun özbenliğini inkar edenler ve modernleşmeyi yalnızca maddi ölçütlere bağlamak isteyenler ekonomik ve sosyal kuvvetlerin etkisini kabul etmeyenler kadar hatalıdırlar. Bir toplumun benliğini tayin eden kuvvetler dil, tarih, kültür -ki buraya din de girer- ve ortak değer yargıları olduğu kadar ekonomik ve sosyal yapıdır da." Diyerek sosyal ve siyasal sorunlara çözüm üretmek isteyenlerin bu olguları da dikkate alıp değerli bulması gerektiğini açıklar.
Türkiye'nin dünyaya örnek olabilecek "Demokrasi" kültürünün kendi özbenliğinde zaten var olduğunu açıklamaya çalışan kitabın, 1959'da yayınlandığı düşünülecek olursa, o günden bu güne yaşanılan olaylar daha berrak anlaşılacaktır. ,
Her toplum, özgüvenini kazanmış bir gençliğe, bunu doğru okuyabilen ve okutabilen. mütefekkir okumuşlara, tabiki bu özgüveni yerli yerince, hedefe koşturabilecek vizyon sahibi, cesur siyasi liderlere muhtaçtır.
Geçmişte olduğu gibi bugün de bunu kendine dava edinmiş bir lideri anlamak ve birlikte onunla koşabilmek ve hayallerini paylaşmak "demokrasi kültürünün Türkiye'ye daha çabuk yerleşmesini ve olgunlaşmasına imkan verecektir. 
Siyasi düşüncemiz, makam ve mevkimiz ne olursa olsun, milli kimliğimizle bir arada durmamız, birlikte yürümemiz ve "Türkiyemiz, Cumhuriyetimiz ve Demokrasimiz" için, bunu engelleme çabasına girenlere karşı çaba göstermemiz elzemdir. Aksi hali sinsi, bencil, küçük hesapların peşinde koşan, batıya ya da doğuya sığıntı, mankurt nefeslerin ardından sürünmektir. 
"Dünya 5'ten büyüktür" feryadı ile yüzyılların sömürgeci düzenine karşı sadece fikren değil, fiilen de isyanını ifade eden, dünyaya örnek olan liderlerle demokrasiye yürümek onlarla bir arada durmak, Türk ve Dünya Demokrasisi için hayati bir davranış olsa gerek.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Kâbil’in Girdabı!

0

Kâbil’in Girdabı!




Her türden canlıdan beklenen davranışlar var; maymundan, balıktan, filden, aslandan, kurttan, attan, eşekten beklediğimiz ona ait davranışlar. Bunun dışında başka şey gördüğümüzde şaşırırız; aslanın ceylana merhamet ettiğini, kedinin fareye dostluğunu, köpeğin kediyle muhabbetini, balık gibi yüzen kuşu, kuş gibi uçan balığı gördüğümüzde de şaşırırız. Konuşan papağanın matematik bilgisi de bateri çalan maymun da hayrete düşürür bizi.
İnsandan da beklediğimiz davranışlar var. Farklı davranış gördüğümüzde şaşırır, kızar, hayret ederiz. Ama bir farkla; hayvanlarla insanları ayıran en önemli özelliği yaptığı şeyin farkında olarak yapmasıdır. Belki bir maymun gülümser gibi göründüğünde, bunu neden yaptığını ve karşısındakinin bundan nasıl etkileneceğinin farkında değildir. Bir ödüle alışmışlığın verdiği dürtü ile yapıyor olabilir.
Oysa insan öyle mi? O, davranışlarının bilincindedir. Onu yaptıklarından sorumlu tutan da bu değil mildir? Bilinçli olmak, yaptığının farkında olmak, sonuçlarından haberdar olmak, yapıp yapmamak konusunda tercih yapabilecek bir muhakeme gücüne sahip olmak.
Bir köpeğin gece yarısında havlaması, bir insanın bağırması kadar rahatsız etmez.
Bir kuşun yol üzerine pislemesi yollara çöpünü atan insan kadar rahatsız etmez.
Bir kuduz köpeğin ağzında salyalarla sağa sola saldırması, elinde sopalarla taşlarla bıçakla saldıran bir insan kadar korku vermez.
İki hayvanın cadde ortasında boğuşması da iki insanın kavgası kadar bizi kaygılandırmaz.
Çünkü insan olmanın getirdiği bazı sorumluluklara uygun davranışlar beklediğimiz halde buna uygun davranmayanları gördüğümüzde tepkilerimiz de değişir. Olumlu ve olumsuz davranışlar gösteren hayvanlara gülüp geçerken, insan için aynı şekilde tepki vermeyiz, veremeyiz. Bu tamamen insani bir özelliktir. Kızar, sorgular, kırılır vb tepki veririz.
Ormanda birbiriyle boğuşan hayvan sürüsünün durumuna, ormanın diğer sakinleri üzülmez, rahatsız olmaz, bunun farkında dahi olmadıkları gibi sonucun kendi lehlerine mi aleyhlerine mi olduğunu da tartışmazlar. Ama insan, başka bir ülkede meydana gelen çatışmaya karşı, hem insani olarak hem de ortaya çıkacak sonuçları yönüyle durumu değerlendirir ve buna göre pozisyon alır.
Bir hayvan karnını doyurmak için yem bulduğunda yanı başındaki diğer türünün aç ya da tok olduğunu düşünüp, onun durumuyla özel olarak ilgilenmez. Bu davranışı ayıplanmaz ve diğer orman sakinlerince de dışlanmaz.
Ama insan, ekmek bulduğunda yan komşusunun aç ya da tok olup olmadığını düşünür, paylaşmak ister. Bunu yapmadığında başta kendi vicdanında sonrasında diğer insanlar tarafından ayıplayabilecek bir durumda kalabilir.
Milletlerin soyut varlığı olarak tecelli eden devletler için de durum bundan farklı değildir. Devlet, dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir olaya tepki vererek kurumsal bir refleks gösterir. Bu refleksi de devlet geleneğinden, tarihi misyonundan, kültürel değerlerinden alabileceği gibi onu hareket geçiren başka nedenler de olabilir.
Gel gelelim ki insanlık, bilgi çağında oldukça farklı bir yolda seyr-i endam ediyor.
Buharlı makinaların icadının heyecanıyla başlayan, uzaya insan göndermenin gururuyla devam eden, elektronik araçlar ve internetin de ceplerimize kadar girmesinin ardından insanoğlu, koşar adım pazar dünyasının girdabına düştü.
Öyle bir pazar ki, daha çok tüketebilmek için daha çok kazanmak, daha çok kazanmak daha çok tüketmek zorunda kaldığı bir girdap.
Nihayet ekmeğinin peşinden attığı adımların altında ezdiği emekleri görmezden gelmeye başladı. Makinaların gürültüsünden vicdanından gelen sesi duyacak mecali kalmadı. Nihayet “daha çok olsun ama sadece benim olsun” bir kara sevda ile başını döndüren girdaba bağlandı.
Habil’le Kabil’in mirasından Kabil’in rolünü benimsedi. Onu kendine daha yakın buldu. Kabil, Kabilleri doğurdu. Her biri kendinden bir öncekine meydan okuyarak daha bir profesyonel “Kabil” oldu. Kendi zehrini kokteyl yapıp, hem kendine hem başkasına, bin bir tiyatral argümanlarla ikram etti. İçen sarhoş oldu. Sarhoş olan girdaba düştü.
Daha büyük “ben” için daha iri “benlik” fikri gerekir. Daha iri benliğin beslenmesi için de daha çok “ben”in pohpohlanması icap eder. Daha çok “ben”in bir araya geldiği “benlerden” mürekkep “küresel ben” kültürü de olmazsa olmazlardan hatta zorunlu. Her dakikası “bencilliğe” düşüşün yolunu da açan bir girdap.
Artık şeytani terekenin kültürüne varis, iki doğrudan bir yanlış çıkarmanın sahne aldığı yeni yüzyılın küresel oyunu vizyonda.
Hilenin, desisenin, kul (insan-canlı) hakkının gasp edildiği küresel pazarın aktörleri sahnede. Haklarının savunulmasını gerekenlerle, hak gaspçılarının aynı potada eriyip tek kalıba döküldüğü, sözleştiği hırslı oyuncular perde açıp perde kapatıyor. Bu oyunu perde perde alkışlarla izleyen, “medeniyet mefkûresi” fikrinden uzak, yeni “bencil” figüranlar sırada.
Daha da vahim olan, oyunun sonunu merakla sahne sırasının kendisine geleceği ütopyasıyla bekleyen kalabalık. Tiyatroya giriş bileti dahi bulamamışlara, bir liderin, onlara sahnedekilerden daha değerli olduklarını hatırlatmasına rağmen, “özgüvenden mahrum ve sahnedeki “beşliden büyük” olduğunu hayal dahi edemeyen milyarlar…
Şu halde, dünya üzerinde var olmuş, eski yeni, küçük büyük, her kültürün, her insan vicdanlının özlediği “Hak divanına varınca, Hakkın sorar karınca” anlayışını kavrayan bir medeniyetin varisi bizlerin bu kavrayışa, bu vakarlı duruşa sahip olması gerekmez mi?
“Bir devleti ne yıkar?” sorusuna ”Neme lazım, be Sultanım!” cevabıyla, bunun bir liderde/devlette nasıl bir etkiye neden olduğunu, az ve öz bir ifadeyle izah eden aklın ve inancın mayasıyla yoğrulmuş nesiller yetiştirmek için üzerinde kılı kırk yaran bir eğitim sistemi yapılandırmamız gerekmez mi?
Araçların amaç haline evrildiği “sis” çağının bulanıklığından uzaklaştıracak, akıllardan, gönüllerden, zihinlerden bu sisi kaldıracak, “sis” çağından kurtarıp yeni çağa ulaştıracak Fatih duruşlu liderlerle yürümemiz gerekmez mi?
Binlerce ardından yürünecek liderler yetiştirerek, dünyaya rehberlik edecek gençler için çaba sarf etmemiz, onların istikbali için oturup uykumuzdan vazgeçmemiz gerekmez mi?
Küçük menfaatlerinin peşinde koşan güdük beklentileri, kadük aydın kaprisleri bertaraf edip; ilmi, siyasi, iktisadi, felsefi duruşunu tarihin derinliklerinden alarak beslenen şahsiyetli, liyakatli, omurgalı, işinin ehli zekaları keşfetmemiz gerekmez mi?
Âdem’den bu yana hasetten, ihtirastan, ihanetten, bencillikten, cimrilikten, oburluktan, nemelazımcılıktan, saygısızlıktan, gururdan, kibirden, ikiyüzlülükten, yalan ve riyakarlıktan, kinden, nefretten ve cehaletten güç alarak gittikçe derinleşen “küresel girdaptan” kurtulup ”emrolunduğun gibi, dosdoğru ol” uyarısına muhatap olup, “saçları ağartacak hassasiyette ve istikamette, şeklin ötesinde bir ahlakla boyanmış olmamız gerekmez mi?
Gerekir elbette. Aksi halde, inşasına teşebbüs ettiğimiz medeniyetin yolunun sarp yollarında, önümüzü kesmeye yeltenecek haşhaşi baronlardan, tuzaklarına takılı yemlerle zehirlenmiş mankurt telkinlerden kurtulup bir kaç adım daha atmamız mümkün olmayacak. 
Medeniyet mefkûresini dava edinenlerin ruhen, fikren, ilmen, fiilen tefekkür ettikleri medeniyeti öncelikle hazmetmeleri ve hikmetini kavramış olmaları, bu mefkûrenin iman ve ilmihal şartı olsa gerek.
Çünkü “ona ancak temiz olanlar dokunabilir” ve ancak temiz olanlar bu girdaptan kurtulabilir.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırı
m