Aklın Neresindeyiz?

0

Aklın Neresindeyiz?

Birkaç gün önce Milli Eğitim Bakanlığında üst düzey bir bürokrat “Başkan”, “Sosyal bilimler liseniz var, “Yedi güzel adam yetişiyor mu?” diye sordu?
Aslında diyordu ki; milyon trilyon bütçelerle konforundan taviz vermediğimiz yeni binalara, yenisini istiyorsunuz ama gaz lambası ışığında okuduğu cümlelerden ruhuna attığı tohumlardan şiirler açan çocuklar var mı? Altı delik ayakkabısından sızan kar suyunun yaktığı ayak parmakların acısına rağmen elindeki simidi paylaşan koca yürekler var mı? Lastik ayakkabısını yastığının altına koyup yeni kokusuyla hülyalara dalan mutlu gençler var mı? Üç-dört kişinin paylaştığı tahta sıralarda büyüyen kardeşler var mı? Parmağından kısa tükenmiş kalemiyle yazan arkadaşına kalemini kırıp paylaşan yazarlar var mı?
Doğru ya kandil lambasından, lastik çarıktan, soğuk yanaktan, kaba yerini nasırlaştıran sıradan, tozlu kara tahtadan, dip dibe dört kişi oturulan sıralardan soran, sorgulayan, merak eden, araştıran, düşünen, tefekkür eden, idealist, üretken, yenilikçi, yaratıcı, okuyan, yazan, girişimci, mucit, sanatçı, millî ruha, evrensel akla sahip, insanlar yetişti tarih boyu.
Gaz lambası yerine floresanlar, kara tahtalar yerine akıllı tahtalar, sobalar yerine kaloriferler, yürüme mesafesine servisler, cicili bicili kitaplar, defterler, kalemler, çantalar vs. vs. aldı ve eğitimin gözdeleri(!), olmazsa olmazları artık;
Tükenmeyen kalemlerimiz vardı ama yazamaz olduk. ,
Altı delik olmayan konforlu ayakkabılarımız oldu ama yürüyemez olduk.
Süper market kantinlerimiz oldu ama paylaşamaz olduk.
Bir öğrencim akıllı tahtalar kurulduğunda henüz tam olarak kullanamayan bir öğretmeninden dert yanarken “hocam, tahtalar geldi ama aklı gelmedi” demişti.
Bu yeni tasarımda dünyayı değiştiren dâhilerin de yetişmesi gerekirdi.
Ama olmadı!
Yüzlerce yıl bu tarladan başak yetişmedi! Bu bahçede çiçek açmadı! Fidanlar ağaca, ağaçlar meyveye durmadı! Yetişenleri ya dolu vurdu ya kar. Ya soğuk vurdu ya bahçıvan tırpanladı. Ya yaban otları daladı ya da komşunun sürüsü talan etti.
Aslında hepimiz el âlem duymasın diye, aynı soruyu sessizce sorduk, mırıldandık:
Gözde liselerimiz; Anadolu, Fen, Sosyal Bilimler, Sağlık Bilimler, İmam Hatip, Güzel Sanatlar ve Spor Liselerimizden ve bunların ilgili fakültelerinden dünyanın yönünü değiştiren, kaç bilim adamı, düşünür mezun ettik?
Bizim Mimar Sinanlarımız, Farabilerimiz, İbin Haldunlarımız, Harezmilerimiz, Birûnilerimiz, Ali Kuşçcularımız, İbin Sinalarımız ve diğer dünyanın çocukları Einsteinlarımız, Teslalarımız, Edisonlarımız, Galileolarımız, Aristolarımız vs. vs. nereye saklandılar…Bunlara benzeyen yakın çağda, kaç kişiyle canlı kanlı görüp tokalaştık?
Dünya bilim tarihinde yaşatıla ve bizim övündüğümüz isimlere nispet “boynuzun kulağı geçtiği”, kaç halef yetiştirdik? “Aaa, bu da benim hocam!” dediğimiz, anılan ve ilk 100’e giren, kaç bilim adamımız oldu?
Gerçekten, milyon trilyon bütçelerden sonra, biz “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”nun hangi bilen tarafındayız? “Siz hiç düşünmez misiniz? ”in hangi düşünenlerindeniz?
Bizim güzel adamlarımızın sayısı neden yedi? Yedi yüz değil, bin yedi yüz değil?
Ağzımıza pelesenk olmuş bir mecaz: “Teori ile pratik aynı değil. Okullarda öğretilenler, gerçek hayattan farklı.” Bunu büyüğünden küçüğüne her makamdan duyarsınız.
Madem böyle, gerçek hayatla ilgisi olmayan sahte bilginin neden hamallığını yaptırıyoruz, neden okutuyoruz? Ya da aksi durum ki bunu düşünemiyorum… Sadece teorik olsun diye mi? Bizler “mış” gibi yaşıyoruz, yazanlar çizenler mi “mış” gibi yazılo çiziyor.
Yunus’un dediği gibi, “… bu nice okumaktır!”
Son cümleye değil de belki de başa konması gereken P. Senge’nin manidar tespiti anlayana çok şey anlatıyor: “Bir organizasyonun öğrenme isteği ve kapasitesi, kendi mensuplarınınkinden daha büyük olamaz[1]
Gerçekten aklın neresindeyiz?
 
[1] Peter M. Senge, Beşinci Disiplin, YKY Yayınları, İstanbul, 2013

Kaynak: Aklın Neresindeyiz? - Nadir YILDIRIM

Farkındalı Çaresizlik

0

Farkındalı Çaresizlik

Hadi bir oyun oynayalım.
Masamızda büyük bir tablonun, irili ufaklı bölümlere ayrılmış parçaları var. Karşımızdaki duvarda da bu parçaları birleştirdiğimizde ulaşacağımız büyük resim. Masanın bir yanında bu tabloyu yapan ressamın hazırladığı bir kılavuz, kitapçık, daha önce bu oyunu oynamış olanların hatıraları ve notlarının bulunduğu defterler ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı öğreteceğini iddia eden başka oyuncular var.
Akıllı bir oyuncu sizce ne yapar?
İnsan hayatının büyük bir bölümünü, kendisine daha başlangıçta bir bütün olarak lütfedilen büyük resmi, parçalayıp, küçük parçalar haline getirip sonra bu parçalardan hareket ederek yeniden o başlangıçtaki büyük resme ulaşmaya çalışarak geçirir. Çünkü çok erken bir çağdan başlayarak sorunları parçalara ayırmaya, dünyayı bölümlemeye alıştırılırız. Görünüşte bu, karmaşık ödevler ve konularla daha kolay baş edilmesini sağlar, ama bunun için eylemlerimizin sonuçlarını göremez hale geldiğimiz, parça bütün ilişkisini kaybettiğimiz ve büyük resimde açıkça bize ulaştırılmaya çalışılan mesajı anlayamadığımız gizli, anormal, ağır bir bedel öderiz; daha büyük bir bütüne bağlantı duygumuzu kaybederiz.  Bu, kırık bir aynanın parçalarını yeniden bir araya getirerek, gerçek görüntüye ulaşma çabasıdır ve boşunadır. Zaten bir süre sonra bütünü görmeye çalışmaktan hepten vazgeçeriz.[1]
Bir nesnenin, bir olayın, bir yerin, bir insanın, bir toplumun, bir olayın sadece bir yönüne ait bilgiye ulaşarak onun ne olduğunu tahmin etmek, buradan hareket ederek bir yargıya ulaşmak alıştırıldığımız ve eğitildiğimizi gibi parçalardan hareket ederek “büyük resmi” görme çabamıza bir örnektir. Küçük ölçekli durumlarda başarı mümkün olsa da ölçek büyüdükçe bu çaba biraz önce ifade edilen kırık aynalardan gerçek yansımaya ulaşma çabası gibidir ve beyhudedir.
Alışageldiğimiz şekliyle zihnimize küçük yaşlardan itibaren yerleştirilen, referans olan çok şey var. Atasözleri, özdeyişler, okutulan/okunan kitaplar, izlediğimiz filmler, diziler, reklamlar, dini, ahlaki öğretiler, ilkeler, sosyal kurallar, komşu muhabbetleri, akran paylaşımları, iş yeri dedikoduları, kulağımıza fısıldanan nereden geldiğini bilmediğimiz onlarca küçük parçacık, büyük resim hakkında hüküm vermemize ve bu yönde tutum ve davranış geliştirmemize, hatta bir ideolojinin savunucusu olmamıza neden olur.
“İlim beşikten mezara kadardır”.  Sürekli öğrenir ve sürekli yeni bir fikir üretiriz. Aileden başlayarak devam eden belki üniversite sıralarından sonra çalışma hayatımızda geçen uzun bir süre, bize dünyayı algılamamızı ve görmemizi sağlayan bir dizi numaralı gözlüklerle hayatı görmeye çalışırsınız. Bunlar hepten yanlış ya da hepten doğru olmasa da görebildiğimiz her ne ise onunla da yaşamaya alışır, belki de bu alışkanlıklarımızla da gömülürüz.
Komedyen Cem Yılmaz’ın bir parodisi bu durumu anlatan güzel örneklerden biridir: TV programlarında sunucunun, çocuklara bir oyuncağın nasıl yapıldığını göstermek için gereken malzemeleri sıralayıp, nasıl yapılacağını öğretmesini bekleyen izleyicisine, “gerçi burada yapılmışı var” diyerek, bitmiş, tamamlanmış bir oyuncağı göstermesi gibidir bu. Burada insanın durumu da, o oyuncağı yapmak için malzemeleri heyecanla hazırlayan, ekran karşısında “yapılmış hazır” oyuncağı görerek şaşkın şaşkın ekran başında apışıp kalan çocuk gibidir.
Oyun odasına dönecek olursak, masanın etrafında, siz daha elinizdeki parçanın ne o olduğunu anlayamadan, “düşünmeye ve araştırmaya gerek yok, ben senin yerine düşündüm, buldum, burada bulunmuşu ve düşünülmüşü var” diyenlerle doludur.
Aslında buraya kadar bir sorun yok. “zaten yapılmış ve yaşanmışı”  kabul ederseniz sorun yaşamazsınız. Çünkü çevrenizdeki hemen herkes bu durumda sizin gibi aynı “resmi” görmemizi sağlayan yine başkalarının lütfettiği aynı renkli numaralı gözlükleri kullanmaktadır. Asıl sorun, sizin,  “gerçekten dokunduğum, gördüğüm, duyduğum şey, bana söylenen şey midir?”, “Bana öğretilen şey gerçekten öğretildiği gibi midir?”, “Bana olduğu söylenen olay, gerçekten böyle mi olmuştur?” sorusunu, sormanızla başlar.
Bundan sonrası eğer vazgeçmezseniz, parçalanmış büyük resim, sizin için yavaş yavaş bir araya gelmeye ve büyük resim oluşmaya başlar. Artık olaylar sizin için tek boyutlu olmaktan çıkarak, düşünce yeteneğinize, doğruyu bulma azminize, araştırma çabanıza bağlı olarak onlarca, yüzlerce boyutla görünmeye başlar.
Belki bunun sonucunda varacağınız nokta başlangıçta ilk gördüğünüz şeydir belki de görünenin ötesinde daha farklı bir güzelliktir. Sonuçta bu, sizin araştırmalarınızın, merakınızın, kontrollerinizin ve öğrenme emeğinizin sonrasında ulaştığınız boyuttur.
Peki,  büyük resmi görmek bize ne sağlar?
Öncelikle, olan biten her şey karşısında önyargıdan uzak, gerçekçi, aklın ve duyguların kabul ettiği bir gerçekliğe ulaşmamızı sağlar. Siyasi, iktisadi, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, dini, kültürel, ahlaki olarak insanlara ve hayata karşı bakışımıza derinlik kazandırır. Günümüzde özellikle ülkemizde sık sık karşımıza çıkan yalan yanlış algı operasyonlarına kanmadan gerçekleri bütün olarak görmemizi sağlar. Bir haber manşetinden hareketle toplumu yargılamadan doğruyu, yanlışı öğrenmemizi sağlar. “Hepçilik” ya da “hiççilik” tuzağına düşmeden, eğitimde merakı, öğrenmeyi, gerçeğe ulaşma hazzını, “dünyanın” bir harita gibi göründüğü yerden, görmemizi olan biten her şey ve hakkında fikir sahibi olmamız sağlar. Daha da önemlisi, ilmi olarak, araştırmaya ve bilimsel ilkelerle, düşüncemizi olgunlaştırır, felsefi olarak hayatı, insan kıvamında “hikmeti” anlayarak, insanca yaşamamızı ve yaşatmamızı sağlar.
Tüm bunlar, insanlığın çağlar boyunca kültürel değerlerinin, tecrübelerinin, sorunlara karşı bulduğu çözüm yollarının yok sayılması değil, aksine “iki günü eşit olan ziyandadır” düsturunda gösterildiği gibi, insani kazanımların üzerine bir o kadar daha katkı sağlamaktır. Her saati, her günü, her yılı, her çağı diğerinden farklı kılmaktır. Mirasyedi tembelliğinden kurtulup düşünmek, akletmek, hakkın ve hakikatin bulunmasına, anlaşılmasına, yaşanmasına, araştırılmasına emek vererek, helalinden ve değerinden, insanlığa katma değer sağlamaktır.
İnsanı ve insanlığı sarıp sarmalayan zaman tünelinde karşımıza çıkan, soyut-somut, mikro-makro parçalar hakkında bilgi sahibi olmak ilm’el yakîne, bunlar arasındaki bütün parça ilişkisini kavrayarak, büyük resmin varlığına şahit olacak tecrübeye sahip olmak ayn’el yakîne, tüm bunların evrensel gerçeklikte, büyük resmin var oluş nedenini hikmetleriyle kavramak hakk’el yakine ulaştırır ki, insan tadında yaşamak, insanca yaşatmak için ulaşılması gereken de bu olsa gerek. Bu da ancak, eğitim sisteminin merakı, araştırmayı, öğrenmeyi, düşünmeyi, felsefeyi, tefekkürü, hikmeti ve hakikati yakalayan bireylerin yetişmesini sağlayacak sistemin kurgulanmasıyla, zihnimize yerleştirilen, bütünü yakalamamıza engel olan bilgi parçacıklarının bütünün bir parçası olduğunu kavratmasıyla, beşer düzeyinden insan düzeyine yükselişin yollarını gösteren, dikte etmeyen prensiplerle donatılmasıyla mümkün olsa gerek. Yoksa insanlık bir fili tanımlayamayacak kadar kör, sahip olduğu salt bilgide ısrarcı, inatçı ve ben merkezli bir canlı olmanın ötesine geçemeyecek.
Söylenenlerin hiç dokunmadığımız, kültürel referanslarımız arasında ”kal’da kalmış, tozlanmış bir “hâl durum” olması da ayrıca trajikomik bir durum: İlm’el Yakin, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olma hali.
Ve ne yazık ki “İslam Dünyasının” dilemması, bu halin çok ötesine, savrulmuşluk, savurulmuşluk, öğretilmiş ve öğrenilmiş, farkındalı çaresizliktir.

 
[1] Peter M. Senge, Beşinci Disiplin, YKY Yayınları, 2013.

Kaynak: Farkındalı Çaresizlik - Nadir YILDIRIM

Bilmiş midir?

0

Bilmiş midir?

Bekleme mekânları ilginç yerler… Duraklar, çay-kahve ocakları, cami avluları, hastane koridorları, uzun kuyruklar vs.
Buralarda özelden tüzele, resmi olandan gayr-i resmi olan şeyler, amirini çekiştiren, öven, söven. Siyasetin altından girip üstünden çıkmalar. Yandaki görevliden, sınırdaki askere varıncaya kadar.
Bazen isteyerek çoğu zaman istemeyerek göz-kulak misafiri olduğumuz bu yerler tam bir laboratuvar.
Bazen, iki doğrudan bir yanlışın nasıl çıkarıldığını, uluslararası siyasetin karar mercii gibi hüküm verilmesini, hükümet, muhalefet gibi konularda lehte aleyhte nasıl hüküm verildiğini öğrendiğimiz yerler.
Özelinden aile hayatlarına, arkadaş ilişkilerine, borç ve alacaklarına varıncaya kadar insanların konuştuğu yerler.
Buralarda duyduğumuz her şey sosyal medyadaki yarım yamalak. Başından, sonundan sıranız geldikçe yapılan anons sesine karışan, uyarı sesine karışan, sahibini bir daha görmeyeceğiniz, daha sonra sizi etkiyenleri hatırladığınız cümleler. Doğruluğu eğriliği, yalanı dolanı analiz edilmeden kulağımıza mandallanan kelimeler. Unuttuğumuzu zannettiğimiz, bilgi kuruntuları. İyisi de var kötüsü de…
Sosyal medya, gazete başlıkları, TV’den anons edilen tek cümlelik, okuyarak zaman harcamayalım diye bize sunulan, ötesinde ne olup bittiğini bilmediğimiz etkili cümleler. Zihin bahçemize atılan tohumlar.
Bilgisiz fikir sahibi olmanın ocağından yetişen ön yargılı toplumların da algıya açık, propagandaya zafiyet gösterir durumu da bundan. Küçük bir kıvılcımla, yangın çıkarmaya müsait bir sosyal ortamın sebebi de bu.
Derin derin düşünmeden, kime ne yararı var, zararı ne olur demeden, kime hangi katkıyı sağlayacağını düşünmemize fırsat vermeyen etkili cümleler. Yüz kırk kelimeyi, pardon yüz kırk karakteri geçemeyen, “cıvıltılar”
“Yerin kulağı var mı bilmem ama insanlar çok konuşuyor.” diyen anlamlı bir söz okumuştum, sosyal medyanın filozof aforizma dâhilerinden. Az okuyup, az düşünüp, az tefekkür edip çok konuşulduğunu anlatmak isteyen bu cümleye hak vermemek elde değil. Bunun böyle olduğunu bekleme salonlarındaki muhabbetler ele veriyor zaten.
“Yarım hoca imandan, yarım doktor candan eder” der atalar.
Peki yarım bilgi ne yapar!
Hangi olay ya da şey olursa olsun önem durumuna göre özellikle devletin, milletin genelini ilgilendiren konular mutlaka, ince ince düşünülmeden ne red edilmeli ne de kabul edilmemeli.
Bilmediğimiz şeyi nasıl kabul ya da reddedebiliriz ki!
Bütünü görmeden, parçalardan bütün olan biteni, önünü arkasını nasıl anlayabiliriz ki!
Bu yazıyı özetleyen güzel bir olayla bitirelim; Gerçekliği var mıdır? Bilmem ama meramı anlatması bakımından bence manidar…
Bir üniversitenin biyoloji hocası sınıfa girer. Her öğrencinin masasında bir mikroskop ve bir sınav kâğıdı.
Öğrenciler soruları yazmak için ellerinde kalem heyecanla beklerken, Hoca: “Arkadaşlar, önünüzdeki mikroskoba yerleştirilmiş bir böcek bacağı var. Herkes kendi mikroskobuna yerleştirilmiş böcek bacağını inceleyerek, bu bacağın hangi böceğe ait olduğunu bulacak. Başka soru yok” demiş.
Öğrenciler şaşkın şaşkın, itiraz ederlerken, hoca kapının sert bir şekilde çarparak kapatıldığını ve bir öğrencinin dışarı çıktığını görmüş.
Hoca: “Kim bu terbiyesiz?” diye bağırınca, kapıdan, dışarı çıkan öğrenci, sadece bacağını uzatarak: “Hadi bil! Hadi bil!” diyerek, bağırmış kapının ardında saklandığı yerden.
Bilmiş midir?

Kaynak: Bilmiş midir? - Nadir YILDIRIM

Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz

0

Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz

Tarih, insanoğlunun yeryüzüne ayak bastığı günden bu ana uzanan, duvarlarında bilgi, belge, anılarla doldurulmuş rafların bulunduğu bir tünele benzer. Bu tünelden geçen her şey raflarda yerini alır. Bazıları kara bir yazıyla, bazıları, altın harflerle kazınır. Bir araştırmacı tünelde ilerlerken geriye dönüp baktığında, raflardan bazılarının parıltısı karşısında gözleri kamaşır. Türk-İslam tarihi de göz kamaştıran, tarihin karanlığını aydınlatan anılarla dolu bir tarihtir. Dünya, bu milletin kahramanlıklarıyla daha çok göz kamaştıran bir ışıltıya kavuşmuştur.
Tarihe göz attığımızda; Malazgirt’te, İstanbul’un Fethi’nde, Sakarya’da, Çanakkale’de, İstiklal Savaşı’nda, büyük küçük bütün savaşlarda, bu milletin erkeğini, kadınını, yaşlısını, gencini, her ferdini Azrail ile yan yana, kol kola yürüdüğü anlara şahitlik eder, her safhasında onların ayak izlerini görür, ölümü unuttuklarına şahit oluruz.
15 Temmuz’da mukaddesatına saldırı olduğunu fark ettiren “ölümüne meydanlara” çağıran bir liderin çağrısıyla, terörist tanklara, mermilere, jetlere, helikopterlerle düğüne gidercesine yollara düştüler 15 Temmuz 2016’da da aynı ruhla, ölümü unuttular. Yanlarında yine ölüm meleği vardı.
İhanet çetesine Türk-İslam Tarihi’nin öğretilmediği çok aşikârdı. Onlar, Haçlı ordularının masumiyetini öğreten elebaşlarının yalanlarına aldanmışlardı. Oysa bu millet vatan, bayrak, ezan dendiğinde, ölümü hep unutuyordu.
15 Temmuz gecesi, iki yüz elli ölümün şeb-i arûs olduğuna inanan şehidiyle, binlerce gazisiyle ve milyonlarca şehadete susamış insanını, ölümle korkutarak emellerini gerçekleştirmek isteyen “Alamut” kalesinin lağımlarında hayat bulan, semizleşip güçlenince başkaldıran omurgasız kuduzlar için tarih, tekerrür etti.
Tarih tekerrür ediyordu. Ölümü unutan ruhlarla; silahsız, savunmasız, masum, ellerinde sadece mukaddesatın sembolü, özgürlük ve bağımsızlığın beratı bayraklarla, yollara dökülen milyonlarla tekerrür ediyordu.
O geceye şehadet eden Milletvekilimiz İmran KILIÇ, mesai arkadaşım Oğuz AKGÜNER, diğer Milletvekillerimiz ve danışmanları, TBMM çalışanları ve polislerimizin de aralarında bulunduğu insanlarda da aynı ruhu görmüştüm, o gece “ölüm unutulmuştu.”
Gece boyu konuşmalardan, sohbetlerde hiç biri ölümden bahsetmiyordu. Yine ölümü unutturan değerlerle yan yanaydılar. Düşündükleri tek şey; “Türkiye, Memleket, Vatan, Devlet, Milli İrade, Bağımsızlık ve Bayraktı”, ölümü yine unutmuşlardı.
Bu millet o gece Dünyaya, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce ayrımı yapmaksızın, bağımsızlığın, özgürlüğün, vatan sevdasının, millet sevdasının, lider sevdasının, İslam ve Kur’an aşkıyla, gerektiğinde bin kez daha, şeb-i arûsa koşarak gideceğini gösterdi.
Tarihin o uzun tüneline baktığınızda, gözleri kamaştıran bir “Hilal ve Yıldız” görürseniz bilin ki, o “ölümü unutanların” ruhlarından yansıyan ışıltıdır.
Tüm dünya bilsin ki, BU VATAN, ÖLÜMÜ UNUTANLARIN TOPRAĞIDIR!

Kaynak: Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz - Nadir YILDIRIM

15 Temmuzlar Olmasın (2)

0

15 Temmuzlar Olmasın (2)

Bugünün problemleri dünün çözümlerinden kaynaklanıyorsa ve biz bugünü yaşamamıza neden olan olaylar zincirini biliyorsak, tarih tekerrür etmeyecektir.
Bir makaleler(!) kitapçığında, kurum kültürü oluşturmakla ilgili çok ilginç ve bir o kadar da saçma bir cümle okumuştum. “Okula gidilir, bakılır. Eğer, kurum kültürü yoksa oluşturulur”(!).
Kültür, bir toplumu tarihten bu yana yaşattığı, yeryüzünde diğer toplumlardan farklı kılan, yaşadığı ve yaşattığı, her şeydir. Dünyaya bakış açısını, insanlara yaklaşımını, ticaretini, eğitimini, ahlaki yapısını, inanç tarzını, inancı algılayış biçimini anlatır.Böyle olduğu için de bir yere gidilip, oraya bakılıp, “hadi değiştirelim madem” denemez. Bir kurumda kültürün, filizlenmesi en az on yıldır. Hele bu bir toplum olunca iş asırlarla ifade edilmek zorundadır.
Türkiye 600 yıl süren hâkim bir kültüre iken Viyana kapılarından aldığı yenilgiden bu yana değişim sürecine girmiş bir toplum. O gündür bu gündür savrulmuş elmasın parçaları gibi yeniden araya gelmek için sağda solda, doğuda batıda, kuzeyde güneyde yeniden bir arada ve yol arayıp duruyor.Dünyanın gidişatına bakıldığında, bu milletin yeniden “Medeniyet” kurma iddiasını gerçekleştirmesinin zorunlu kılıyor. Bu milletin kaderi bu. Ancak, Hz. Mevlana’nın dediği gibi “Kader Gayrete Aşık”.
“Medeniyet” kurmak, kültür oluşturmaktan çok daha öte bir iddia. Üstün kültürler doğurabilecek, ilmî, fikrî, ahlakî, insanî, iktisadî, siyasî alanlarda örnek olunabilecek, sanat ve kültür alanında parmakla gösterilecek ruh haline sahip insan kaynaklarına sahip olma iddiası.
Nitelikli ve donanımlı karakterli her biri “Medeniyet Mefkûresiyle pişmiş, ecdadın her an tattığı “Kızıl Elma” ile hemhal edilmiş, eğitim farkıyla, sayısal farkıyla, azim farkıyla dünyaya fark atan, medeniyet mefkûresine tohum olacak “insan gibi insan”, yetiştirecek sisteme sahip olmak gerekiyor. Çünkü medeniyet tohumlarının çiçek açması, onlarca, yüzlerce yıl sürebilir.
Sağlam işinin ehli bir çiftçi gibi toprağı iyi hazırlamak, ayrık otlarından ayıklamak, sürmek, gübrelemek, sulamak, tohumlara sahip çıkmak, kargalara, çakallara yem etmemek gerekiyor.
15 Temmuz’da ihanette rolü alanlar, bu toprakların dün bakımsız bırakılmasını fırsat bilen zehirli ayrık otlarıdır. Genleri bozulmuş, değiştirilmiş, zehirlenmiş kanserli tohumları, Medeniyet tohumlarını çürüten, parazit, hastalıklı, zayıf çürümüş süprüntülerdir.Anadolu medeniyetlerin vatanı, insanı, burada yetişen nadide bir tohum. Öyleyse, bu topraklara sahip çıkmak sorumluluğu, burayı bize vatan yapan ecdadın torunları olan bizde, sorumluluğun yükü de siyasilerin, yöneticilerin ve eğitimcilerin omuzunda. Siyasilerin, milli ve yerli ruha sadakat yeminiyle yola çıkıp, evrensel ve vizyoner bir bakış açısıyla, iradeli, adaletli, hak ve hukuk konusunda titiz, dürüst, ilkeli duruşlarıyla örnek liderlerle bir arada bulunmaları elzemdir.
Yöneticilerin, işinin ehli ve sevdalısı, vefalısı, sistem kurucu ufuk sahibi, emanete ehli, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunun farkında, ülkeye adanmış mesai anlayışıyla, profesyonel bir usta ve sanatkâr ruhuyla donatılmış olmaları zorunlu.
Eğitimcilerin elindeki tohumun çiçek açması derdiyle mütefekkir, dünü, bugünü ve yarını bilecek ve öğretecek kadar araştırmacı, bir anne baba özeniyle gençlere yaklaşan, ilim ve irfan aşığı, mesleğinde parmakla gösterilecek azimde, hem kendini hem yavrularını besleyen bir anne kadar müşfik, bir baba kadar merhametli ve dirayetli, ilim beşikten mezara kadardır ilkesiyle hemhal olması şart.
Dünün sistemsiz, koordinasyondan uzak, vesayetin mutlu hayatı için başıboş bırakılmış alanlarının tamamının iyi planlanmış, sistemli, her alanı kurumsal, ileriyi gören projektörlerle desteklenmiş bir şekilde yeniden ele alınması da farz.
Bu şartların ve farz olanların yerine getirilmesi için gereken yol haritasını aramak için çok uzağa gitmemize gerek yok.
Övündüğümüz “ruhla” yeniden bir araya gelerek, yeni teknik, metot, araç gereç, söylem geliştirmemizle, yeni olanla barıştırarak, medeniyetlere ev sahipliği yapan Anadolu insanını kültürel değerlerini, felsefesini, hikmetini anlamaya çalışmamızla mümkün.
Yitiğimiz olan bilim dünyamızın prensiplerinin yeniden ele alınarak, bunları anlayacak ve anlatacak milli karakterli, evrensel söylemlere ve akla sahip bilim adamları, ilim erbabı, sanatçı, zanaatkâr yetiştirmekle mümkün.
Müslüman olduğunu iddia eden her müminin Müslüman olabilmesi için de işinde, ticaretinde, muamelesinde, özünde, sözünde hak ve hukuk prensiplerine riayeti şart.
15 Temmuz bu toplumun manevi şahsiyetinde meydana çatlaklardan zamanla sızan suistimal tohumlarının, ihanet ateşine dönüştüğü gecedir. Bu tohumların sızdığı çatlakların kapatılıp, etkisinden kurtulmaya çalıştığımız bu günlerde eğer hala, atamalarda, sınavlarda, mülakatlarda, ihalelerde, ticarette, her ne sebeple olursa olsun, başkasının hakkını geriye, kendimizi ve yakınımızı öne çıkaracak yollara başvuruyor isek bu çatlak hala kapanmamış demektir.Ülke menfaatini kendi menfaatimizden geride tutuyor, adam kayırmacılıkla iş kotarmaya çalışıyor, teraziyi eğri tutuyor, işimize hile, yalan katıyor, emrolunduğumuz gibi dosdoğru davranmıyorsak çatlaklardan hala sızıntı var demektir.Bütün bu çatlakları büsbütün kapatılmasının mümkün olmadığı gerçeğini de biliyoruz, ancak bugüne kadar yaşanan tarihimizde onlarca, yüzlerce örneğini gördüğümüz bu çukurlara tekrar düşmemek konusunda milletçe, fert fert, kurum kurum bilinçli hareket etmek zorundayız.
Hangi sebeple olursa olsun bu ülkeye yapılacak her taarruzun içeriden ya da dışarıdan gelecek her tür suikastın karşısında birlik ve dirlik içinde karşı koyacağını gösterdik. Hikmetin gereği olsa gerek Allah, 15 Temmuz’da, bir şerden bin hayır yaratmış, kâinat ilahlığı iddiasında bulunan soytarıyı ve kuklalarını alaşağı etmiş, beddualarını yüzlerine paçavra gibi çarpmıştır.
Liderimizin, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ölümüne! Ölümüne!” çağrısıyla din, dil, ırk, siyasi düşünce kaygısına düşmeden, vatanın bağımsızlığı ve millet iradesine karşı yapılmış suikastı durdurmak için sokaklara dökülen milyonlarca Anadolu insanı arasından şehadet mertebesine yükselmiş şehitlerimiz ve gazilik şerefine nail olmuş kahramanlarımız, vatana sadakatin izzet, ihanetin zillet olduğunu göstermiştir.
15 Temmuz gecesi Gazi Meclis bombalar altındayken “Milli Egemenliğin” dimdik ayakta durduğunu göstermek için oraya ulaşabilen Milletvekillerimiz ve danışmanlarıyla birlikteyken, bir kez daha anladım ki,
Bu millet için “Medeniyet Mefkûresi” zorunlu ve bu milletin çocukları hala asil, onurlu ve omurgalı.
Cevabına kafa yorulması gereken asıl soru: İblisin kardeşi “talamut” aklının, kendisine secde edecek “FETANİST” müritleri nereden ve nasıl bulduğu?

Kaynak: 15 Temmuzlar Olmasın (2) - Nadir YILDIRIM

15 Temmuz Neden Oldu? (1)

0

15 Temmuz Neden Oldu? (1)

Ne ekersen onu biçersin”, “Tarih tekerrürden ibaretse tekerrür ettirmeyindiyerek uyaran ecdat, “bugünün problemleri dünün çözümlerinden kaynaklanır[1] prensibini ileri süren uzman. Hepsi de aynı şeyi söyler.
Ve biz, hiçbir tohumun, kendine uygun zemin bulmadan filiz vermeyeceğini, yeşeremeyeceğini, dal budak olup, kök salmayacağını da biliyoruz.
Peki bu şehit yadigarı topraklarda, bu ihanet tohumu nasıl yetişti?
15 Temmuz’un bir sonuç olduğunu hepimiz biliyor ve meydana gelen olayların anlamsızlığı üzerinde fikir yürütüp, nasıl böyle bir durumla karşı karşıya kaldığımızı tartışıyoruz. Bu örgütlerin uluslararası boyutu, illegal örgütlerle ilişkileri, gayr-ı meşru yapılanmasının istihbarî, adlî, idarî boyutuyla çok yönlü bir ağa sahip oldukları ortada. Paralel İhanet Çetesi FETÖ’nün, kendisine tabi olanları, hem dünyaya hem de cennete açılana kapıları açtığına inandırdığı maymuncuk anahtarı vaadinde bulunarak, bir işgal planına alet oldukları çok açık.
İhanet filmini geri sarıp izlediğimizde, örgütün, ihanet planında kullanmak üzere küçük bir esnafın çok kısa zamanda zengin bir tüccara dönüştürdüğünü, alt düzey bir memuru, ışık hızıyla geçilen kariyer basamaklarını atlatarak, üst düzey bir bürokrata çevirdiğini, bir öğrencinin önünde bulduğu cevap anahtarlarıyla girdiği sınavlarda, puanlarla şişirilerek, “hizmet paketine” reklam malzemesi olarak hazırlandığına şahit olduk.
Yıllarca kültürel refleksleri felç edilmiş, yozlaşmış ahlaki zeminde onursuzluğu onur, hak-hukuk gaspını mesleki başarı, eğitimin sözde hizmet köleleri haline getirildiği, mankurt akılların, başarı öykülerinde yer aldıklarını, rolünü “ulvi” bir amaç uğruna yaptığına inandırılanlar, kendisine verilenlerin diyetini ödeme zamanı geldiğinde de ödediğini izledik. Oysa bu milletin tüm bunlara dur diyebilecek, siyasi, idari, dini ve ahlaki yapısının omurgasında hayati öneme sahip ve iyi kötü herkes tarafından açıkça anlaşılan, farklı kavramlar tanımlansa da şöyle yada böyle üzerinde hassas davranılan referans değerleri var: İşi ehline vermek (liyakat), kul hakkını gözetmek, helale yakın, harama uzak olmak, güzel ahlaklı olmak, ikiyüzlü olmamak, iftira etmemek, koğuculuk yapmamak, takiyye yapmamak, yalan söylememek, aldatmamak, vatana, millete, devletine bağlılık, sadakat ve güven, emanete hıyanet etmemek, adaletli olmak…FETÖ ve benzer ahlâka sahip olanlarca, her biri, tek tek, kılıfına uydurularak, bozuldu, yozlaştırıldı, çiğnendi. Dünya menfaati altın tabakta sunuldu, benlikler de şeytana şakirt oldu. Makam ve mevkilere gelmesi için pazarlanan zayıf karakterli şahsiyetler, liyakatin esas alındığı bir sistemde asla ulaşamayacakları statülere gelirken bu ilkeleri görmezden geldi. Küçük hesapları ve çıkarları uğruna, gerektiğinde kendilerine tevdi edilecek illegal görevi hiç düşünmeden yerine getirdiler. Hak olanı sahibine vermek, kazanç kapısı hulle ile hileli bir ibadete dönüştürüldü. Rüşvete himmet maskesi takarak kul hakkını hesaba katmayanlar, hakkı olmayana el uzattılar. Kolay ve çabuk kazanmanın sevinciyle kendilerine bu kapıları açan şeytanın maymuncuk anahtarlarının şıngırtısını takip edip, cehenneme giden bütün kapılardan koşarak geçtiler. İş isteyenden, memur olmak isteyene varıncaya kadar, sınav soruları ve cevaplar kendilerine sunulduğunda, bunun yüzbinlerce insanın hakkına girmek olduğunu düşünmeden, sadece görev alabilmek için, torpillenmiş işlere yerleşerek, %’ bilmem kaç kuruşluk zehirli yeme balıklama atladılar. Kendilerinden olmayanları aforoz eden zihniyetin, engizisyon mahkemesinin savcısı, hâkimi olup, infaz kararına ortak oldular. “Tanrıdan rol çaldılar”.
İslami ve insani kardeşlik ölçülerini, örgüte yakınlık ve yayınlarına, “abonelik” sayılarıyla ölçtüler.
Sahte dostluklarla, insani ilişkileri kullanılıp, devletin ve millet aleyhine “hoca/efendi/imam/abi/abla” kisvesiyle pazara çıkan çığırtkanların talimatlarıyla hareket edip onları “resul” makamında gördüler. Allah ile aldattılar. Allah ismini duyduğunda mahcubiyet içinde olan milyonlarca insana, iblise parmak ısırtacak tuzaklar kurdular.
Sözde çocuklarına daha iyi bir gelecek sunmak isteyen anne babalar, sahte düşük ayar “altın nesil” yaldızlı çocuklarının, sinsi bir planın yıldız kadrosunda yer alması için, imalathanelerinde “ramat” oldular. Örgütün çakma altın nesil hâkimleri, düzmece adalet kararları ile Devlete “güveni” “hukuku” ve “adalete” saygıyı parçaladı.
15 Temmuz gecesi, şeytana ruhunu satanların, diyetlerini verme, borçlarından geriye kalanı ödeme gecesiydi...
FETÖ ve benzeri yapılar, ahlaki olarak kendilerine benzeyen, kültürel olarak çok da ayrı olmayan, ihanet ahlakına eğilimli, ilkesel olarak zayıf, milli ruhtan yoksun, her siyasi kesimden bireylerle işbirliği yapmıştır.
FETÖ sadece bir örgüt değil bir ahlaksızlığın, kokuşmuş karakterin, omurgasız kişiliğin adıdır. Eğer uygun zemin bulurlarsa, parazitli kanser hücresi gibi önce bünyeye parazit olacak, sonra kendine yaşam alanı bulacak daha sonra da bünyeyi ele geçirmek için her yolu mübah kılıp ihaneti için kullanacak, kullanılmaya müsait hale getirecektir.
Unutmamak lazım ki Habil’de Kabil’de Adem’in çocuklarıydı.
Darbe de terör de milli ve insani iradenin tecelli ettiği yer olan devlet iradesini vesayetle yönetmeyi amaçlayan alçak bir girişimdir. Bu iki alçaklık, 15 Temmuz gecesini planlayan süfli ruhun emelleriyle karşılaştırınca, terörün sokak kavgası, darbenin asker hezeyanı kaldığı görülür.
Toprağı vatan, kalabalığı millet, kabileyi devlet yapan ruh, tarihin derinliklerinden gelen kültürel değerleri temel alan kurumsal yapıların bağımsız ve egemen bir irade ile yönetilebilme iradesidir. Bu irâdenin (Devlet) bekâsı, uğrunda şehadeti göze alan, birbirine güvenen, yüreği ve bileği, ebedi birbirine bağlanmış insanların varlığına bağlıdır.
Bir gece düşünün ki mel’un bir iblisin çakallarını salıverdiği, domuzlarını üzerinize kusturduğu, akrepleriyle göz bebeklerinizi oymaya kalkıştığı, Allah’ın adını maske yaparak, emeğinden, ekmeğinde, zekâtından, sadakasından, umutlarından beslendikleri, şehit kanıyla yoğrulmuş toprağı ve sahiplerini yüreğinden hançerlemeye kalkışan, omurgasızların, beddua ayinleriyle, Alamut çukurundan başkaldırmaya çalıştıkları bir gece…
15 Temmuz’da meydana gelen şey, ihanet kelimesinin “masum” kaldığı, “21. Yüzyıl haşhaşilerince” sahneye konulan, topyekûn Türk Milletini ve İslam Dünyasını hedef alan, paranoyak bir ednânın suikast teşebbüsüdür.
Bu suikast, kültürel değerlerimizin omurgası İslam, bütün unsurlarıyla; Peygamber, Kur’an, hizmet, himmet, cemaat, hoca, imam, sadaka, şehadet ve bunların üzerinde yükselen diğer sosyal yapılar, tahrip edilerek, siyasal, sosyal, ekonomik yapının, can damarı “güven” parçalanmak istenmiştir.
Devletin savunma unsurları, ordu ve emniyet yaralanmış, peygamber ocağı kirletilmiş sınırlar ihlal edilmiş, risâlet mihrabının sembolü olan öğretmenlik, eğitim kurumları aşağılanmış sınıflar kirletilmiş, kirli emeller uğruna bütün gençlik ve geleceğin teminatı olan çocuklar kullanılmış, gençlerin masum zihin bahçesine ihânet tohumları ekilerek, bataklığa dönüştürülmek istenmiştir.
Aile kurumu, süfli emeller uğruna ve pazarlanarak, “katalog evlilikleriyle”, “Türk kadını” yozlaştırılarak militanlaştırılmaya çalışılmış, adalet algısı tarumar edilerek, hukuk ve yerle bir edilmiş, ihaneti meşrulaştırılmak için hâkim cellatlar görevlendirilmiştir.
Kurum ve kuruluşlara, kanserli hücreler gibi hastalıklı kişiler yerleştirilerek, bunların mahremiyeti, dış mihrakların koynunda geceleyebilmek adına şeytani oyunlarla, takas edilmeye çalışılmıştır.

Kaynak: 15 Temmuz Neden Oldu? (1) - Nadir YILDIRIM

MAHREM

0
MAHREM
Bir toplumun ve bir insanın “mahrem” olarak gördüğü, görünen ve görünmeyen bir duvarla etrafını çevirdiği, toplumun ve bireyin önemsediği değer durumuna göre derinleşen, yükselen sınırı, mahremidir.
Bireyden topluma, bütün insanlığın yaşadığı zorlukların ve zorbalıkların nedeni mahrem alana tecavüzdür. Bütün medeni toplumlar, mahrem alanlarını korumak, ona yapılacak haksız, hukuksuz ve izinsiz saldırıları önlemek için savaşmışlardır. 
İnsanlar, sınır tecavüzünden sır tecavüzüne varıncaya kadar, ülkeleri için önemli şeyleri korumak, topraklarına yapılacak izinsiz girişleri engellemek adına, aşılmasını istemedikleri duvarlar örmüş ve bunu korumak için savunma sistemleri geliştirmişlerdir. 
Küresel güç odaklarınca, mahrem alana tecavüz, bir davranış olarak süslenmiş, bir meziyet ve farklılık olarak boyanmış, cazip hale getirilmiş, bir yaşam tarzı ve bir ideoloji olarak, altın tabaklarda, günlük menü olarak sunulmaktadır. 
İki Âdem arasında süregelen izinsiz, haksız, hukuksuz, hadsiz bir şekilde, aşılmaması gereken bütün bu duvarları aşma veya yıkma girişimi, yeryüzündeki bütün çatışmaların, medeniyet savaşlarının, dünya savaşlarının, kavganın, intikamların tetikleyicisidir.
Hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğunun anlaşılmaz hale dönüştüğü, sonuçlarıyla, herkese bir yerinden dokunan, acıtan, sisli, bulanık, mahrem alan tecavüzü aslında yabanilerle, medenilerin savaşıdır.
Devlet ve birey mahrem alanın tecavüze uğradığını algıladığında kurumsal ve insani bir refleks ile onu bertaraf etmek ister. Ancak sosyal bilimler ve fen bilimlerinin gelişmiş araçları mahrem alana tecavüz tekniklerini ve ona karşı savunma mekanizmalarını da bir çırpıda tanınamaz hale getirmiştir.
Psikolojik ve sosyolojik verilerle hareket ederek bu verileri iyi analiz eden  “mahrem alan sahipleri” (devlet ve birey) alana tecavüzü, yine bu araçlarla bertaraf etmek durumundadır.
Geleceğin gençleri ve yetişkinleri, temel eğitimden başlayarak hayat boyu öğrenme sürecinde adım adım milli şuur ve evrensel bakış açısıyla, mesleki ve kişisel yeterlilik, beceri ve ustalık ve kavrayışları geliştirilmek üzere “mahrem alan” şuuruyla yetişmesini sağlayacak sistem kurgulanmalıdır. 
Bu “milli ruh ve evrensel kavrayış” insani anlayışı yok etmeyecek aksine onu her yönüyle kucaklayıcı yapacaktır. Milli ruh ve evrensel anlayış dengesi, dünya değerlerini reddetmesini gerektirmeyecek aksine, onları filtreleyerek toplumsal çözülmeye karşı hem devletini, hem de kişiliğini savunmasını sağlayacak hassas duyulara sahip olmasının kapısını açacaktır. Böylece her seferinde özelden genele tuzağına düşülen, algı yönetimini çok iyi kullanan ihanet şebekelerinin tecavüz girişimleri de olabildiğince başarısız kılınacaktır.
21. Yüzyılın erdem kabul edilen değerlerinin, bin yıllık köklerden gelen değerlerle bezenmesi, yeni söylemlerle eğitim sistemine aktarılması, analiz edilmesi, sonuçlarını izlenmesi elzemdir.
Ve saygı ile mahrem siyam ikizi gibidir. Birinin yokluğu diğerinin de yokluğunun nedenidir. Yaratılmış her şey mahrem alanına saygıyı hak eeder.
Onun için olsa gerek, Kâbe’nin olduğu kutsal alanlara harem denir. 

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

ADALET Mİ DEDİNİZ

0

ADALET Mİ DEDİNİZ?


Bir terazinin kefelerine aynı ürünü koyduğumuzda eşitlik, iki kefenin alacağı ağırlıkta aynı değerde iki farklı ürün koyduğunuzda denge sağlanır.


Peki ya “adalet”?: Her kefeye, hak ettiği kadar ürün koymak “adaleti” sağlar.

İnsanlar bazı zamanlar eşitliği, bazen de dengeyi hak eder. Ama her zaman adalet onların haklarıdır.

Ancak bir sorun var ki; eşitlik, denge ve adalet kavramları bir birine çok yakın ancak ayrı karakterde yargıçlar gibidir ve genellikle de karıştırılır.

Bu konuyu sadaka üzerinden bir örnekle açıklayalım:

Bütün varlığı 1 Kg altın olan ve bunun yarısını sadaka olarak veren bir müminle eşit sayılacak bir sadaka vermek için sizin de 1 Kg altınınızın yarısını vermeniz gerekir.

Bütün varlığı 1 KG altın olan ve bunun yarısını sadaka olarak veren bir müminle dengeli sayılacak bir sadaka vermek için elinizde 1 Kg altınınızın yarısı değerinde başka bir değer vermeniz yeterlidir.

Oysa adaletin bakışı farklıdır: Bütün varlığı 1 Kg olan bir ve bunun yarısını sadaka olarak veren bir müminle, adil sayılacak bir sadaka vermek için, sizin de elinizdeki varlığınızın yarısını vermeniz gerekir ki, bunun miktarı önemli değildir. Önemli olan elinizdeki varlığınızın yarısını vermiş olmanızdır. Çünkü her iki insanın “bütün varlığının” yarısını tasadduk etmiş olması adildir. Eğer burada eşitlik ve denge sağlamak isterseniz mal varlığı az olana haksızlık etmiş olursunuz. Güncel bir ifade ile kavram tamamen nicelik ve niteliğin gerektirdiği durumun analizini gerektirir.

Bazı “değer” varlıklarımız var ki teraziye ne koyarsanız koyun, eşitlik ve denklik sağlayamazsınız. İşte Burada devreye adalet girer.

Vatana ihanetin bulunduğu kefenin karşısına eşitlik koymayı düşünüp, ihanet ettikleri suç sayısınca cezalandırılmak isteyenler, hangi eşitliğin bedelini ödemeye hazırlar?

249’a 249’ mu?

Millete, devlete, vatana, tarihe, bayrağa ihanet edenler, hangi tarihi değeri, bayrağı, devleti, vatanı, bunlar için şeref ve onurla yaşayanların sadakat ve imanının karşısına koyarak, dengeli bir bedel ödemeyi düşünüyorlar?

Adı ne olursa olsun, bin yıllık kültürü, yüz yıllık küresel güçlere peşkeş çeken hainlerin, hangi eşit ve dengeli bir terazide tartılması gerekir?

Milyonlarca insanın, güven duygusuna, kendilerini korumak için verilmiş bombalarla saldıran, maskeli balonun palyaçolarına hangi eşitlik ve denge ile muamele yaklaşılmalıdır?

Milyonlarca gencin, gelecek ümidini hile ve desise ile çalan bir yapının karşısında hangi hâkim eşit ve dengeli bir hüküm vermeye zorlanabilir, adaletten başka?

Türkiye’nin geleceğinin sahibi çocukların, 15 Temmuz gecesi kulaklarını tırmalayıp uykusunu kâbusa çeviren ihanetin silah sesinden korkusundan dökülen göz yaşının karşılığını, hangi terazide tartmak gerekir?

Bin yılın birikimine, bütün Türkiye’nin ve dahi İslam Dünyası’nın kazanımlarını yok etmeye beddualarla talimat veren, şeref yoksunu ruhani elebaşlarının elinden tutup, “Allah ile Müslümanları aldatanlar”, yaptıkları bunca oyunun bedeli olarak hala hangi “kefede” nasıl tartılmak isterler?

Millet terazisinde tartışmış, zaten alınıp satılmış ve pazarlıkları bitmiş olanların hangi pazarda para edeceği artık bu milleti ilgilendirmiyor.

Anadolu pazarında hükümsüz, değersiz, “belki de daha alçak” halleriyle, gün yüzü görmeden, mahşerde yeniden tartılacaklar,.

249 şehit şahit, kuru ekmeğini paylaşıp evladını adam olsun diye onlara teslim eden “gönlü buruk” analar, bütün Türk Milleti, Anadoluyu vatan yapan ecdad onları bekliyor olacak.



Kaynak: Adalet mi Dediniz? - Nadir YILDIRIM

Kavimler Göçünden Dijital Göçe

0

Kavimler Göçünden Dijital Göçe

Kavimler Göçü, milattan sonra 375 senesinde, Hunların Karadeniz’in Kuzey bölümünden Avrupa’ya giderken karşılarına çıkan barbar kavimler olan Ostrogot, Vizigot, Süev, Sakson, Angıl, Frank ve Vandal Kavimlerini yerlerinden etmesiyle sonuçlanan bir olaydır. Bu göçlerin sonucunda da: Roma İmparatorluğu M.S. 395’te ikiye ayrıldı. Batı Roma 476 yılında yıkıldı. Krallıklar etkisini kaybetti, feodal rejim (Dere­beylikler önem kazandı. Kilise ve papalık güçlendi, skolastik düşünce önem Kazandı. Avrupa devletlerinin (İngiltere, Fransa. İspanya) temelleri atıldı. İlkçağ kapandı, Ortaçağ başladı, Avrupa Hun Devleti kuruldu.


Sonrası malum, medeniyetler ve hükümranlıklar, imparatorluklar, dünya savaşları, icatlar, keşifler, devrimler ve nihayet bugün geldiğimiz durum.

Yüzlerce yıl süren, insanoğlunun yeryüzündeki koşturmacasının ardından ortaya çıkan olayların birkaç paragrafta özetlenmesi imkânsız. Meraklıları tarih kaynaklarından daha detaylı bilgiye ulaşabilirler.

İnsanlar, çok farklı nedenlerle göç edebilir. Bireyler, toplumlar yer değiştirir yeni bir hayatın peşinden koşabilir, yeni hayatın kendilerine sunacağı hayallerin peşinden gidebilirler. Gittikleri yere kendilerinden bir şey götürür ve geldikleri yerlerden de bir şeyler alırlar. Kültürlerini, takas ederler.

Bırakalım başkasını biz kendimize bakalım:

6 asır hüküm süren bir imparatorluğun, Viyana kapılarında aldığı mağlubiyet şokunu atlamadan, 18. Yüzyıl, Türk toplumuna bu şok dalgasının ilkini yaşattı. Bozgunun sebeb-i hikmetini tartışırken yüzlerce yıldır yaşanmamış bir psikolojik depresyon içinde buluverdiler kendilerini.

Buharlı makinaların icadı ve siyasi değişimler, depresyonun derinliğini artırdı. Kimileri, bozgunun nedenlerini Batı’nın üstünlüğüne, kimileri Doğu’dan uzaklaşmış olmaya bağlarken, kimileri de ikisini de bir tarafa atıp milli ruhtan uzaklaşmışlığa bağladı.

İnsanlar, artık köklerinden kopmuş zihinler, öykünmüş kişilikler, üstünlüğün göründüğü toprakların çocuklarına benzemek uğruna, rüzgârın estiği yöne doğru yelken açıp, çağın hipnozunda cazibe merkezlerine doğru göç etmeye başladı.

19. Yüzyılda yaşanan ikinci dalga sanayileşmenin getirdiği gelişmeler karşısında yaşandı. Ardı ardına gelen dalgalarla zaten serseme dönmüş zihin bahçelerini tarumar etti.

Yaşanan acıların nedeni olarak özgüven zaafı içinde savrulan zihinler, mekanik icatların ve keşiflerin, zenginliğin, anılarındaki acılarını unutturacağını düşünerek, göç etmeye başladılar.

20. yüzyıla gelindiğinde insanlık, sermayenin bir unsuru olarak yeni göç yollarının gösterdiği göz kamaştıran ışıklı levhaların yönlendirdiği yollara akın etmeye başladı. Daha çok meta üretip, daha çok insanlık tüketmeye doğru

Kavimler göç ederlerken yüzyıllık hayallerin ardından, onlarca yıl, hayatta kalabilmek için koşarken, bunlardan zayıf olanlar yok oldular. Güçlü kültürlerin ağırlığı altında ezilip büküldüler. Biçim değiştirdiler. O kadar ki kendilerine dahi yabancılaştılar.

Ardından 21. Yüzyıl, göçün, teknolojik gelişmeler ve internetin de kazandırdığı ivme ile ışık hızında gerçekleşmeye başladı.

21.yy da yaşanan göç, 1 ve 0’ın ardı ardına diziliminin getirdiği durdurulamaz, engellenemez milyarlarca insanın ardından koştuğu bir, “dijital göçe” dönüştü.

İnsan, sanal gözlerle gördüğü, sanal kulaklarla duyduğu, sanal zevklerle yaşadığı, sanal dünyada gördüğü kahramanlara öykünerek, 1 ve 0’ı elinde tutan güçlerin kurduğu yenidünya için, daha çok hızlanmak, daha hızlı göç edebilmek, daha çok tüketmek ve daha çok savaşmak zorunda kaldı. Öyle bir heyecan ve aşkla göçe dâhil oldu ki, nereye götürüldüğüne bakmaya dahi fırsat bulamadı.

Milattan sonra başlayan kavimler göçünün ardından yaşanan dramları insanoğlu iliklerine kadar hissederken, 21. Yüzyılın Dijital Göçün Dramını, dijital kodlarda, sadece izlemeye başladı.

Artık kavimler göçmüyordu, ruhlar göçüyordu. Artık renkleri piksel çözünürlüğü gerçekliğinde görüyor, savaşları geri tuşuna basılınca yedek canlarla yeniden yeniden oynayacağı bir oyun zannediyordu.

Doğru ya bu oyunda ölüm yoktu, bir tuşla kahramanlar nasıl olsa yeniden diriliyordu. Savaşlar ölüm değil, oyunda bir üst seviyeye çıkmak için aşılması gereken bir algoritmaydı.

Açlığı doyurmak için daha çok yemek fotoğrafları paylaşıyor, çevreyi korumak adına sanal imzaların ardından yüz kırk karakteri geçmeyen sloganlarla, toprağa sanal tohumlar ekip, ekranının yeşil renge bürünmesini bekliyordu.

Sonra bir gün, daha çok 1 ve 0 için kirlettiği dünyanın karanlığında donup kaldı.

Başını kaldırıp baktığında ekranda gördüğü hiçbir şeyi göremedi.

Çünkü artık etrafında, insanlık yoktu.

Sanal dünyanın arkadaşları da kararan ekranda sadece 1 ve 0’ın anlaşılmaz kodlarına dönüşüvermişti.



Kaynak: Kavimler Göçünden Dijital Göçe - Nadir YILDIRIM

GAYRET

0
GAYRET
Uzun zamandır kişisel gelişim yayınlarında “Konfor Alanı” başlığıyla yazılar görüyorum. Bireysel gelişim ve ilerlemenin aşamaları; Konfor Alanı, Gelişim Alanı ve Panik Alanı olan içten dışa doğru iç içe giydirilmiş, birbirleri arasında geçişken dairesel halkalarla da resimlendiriliyor.
Konfor alanı; kişinin alıştığı düzeni koruyarak, risk almaktan kaçındığı, kendisini güvende hissettiği etrafı görünmez duvarlarla çevrili bir alan” olarak açıklanıyor.
Konfor alanından kastedilen şey; fizyolojik ve ruhsal olarak yaşamaya alışageldiğimiz ve kendimizi güvende hissettiğimiz, terk etmek istemediğimiz her yer.
Konfor alnının ardından “Gelişim Alanı” olarak açıklanabilecek bir diğer alan geliyor ki; bireyin bütün insani yönleriyle bir konfor alanı oluşturması doğal ve kaçınılmaz. Konfor alanından biraz daha fazla uğraş gerektiren ve kendi yeterliliklerimizin sınırlarını öğrenebileceğimiz yeni bir alan; yeni bir iş, çevre, şehir, meslek, yeni bir kişi ile tanışmışlık, okul vb.
Gelişim Alanının bir sonraki durağı “Panik Alanı“, arka planda sürekli vazgeçmesini öğütleyen, yaşanmışlıkların, hatıraların davetinin sesini duyduğu, köşeye sıkıştığı, umutsuzluğa düştüğü alandır.
konfor-gelisim-panikalani.png
Panik alanı, Gelişim Alanında yaşanması muhtemel başarısızlık durumunda, gerisin geriye, konfor alanına dönüş biletinin kesildiği alan olduğundan, bu alanda bulunmanın bireyin ve/veya toplumun, ödemesi gereken bazen de ödenemeyen bedeli vardır.
Bu alanlar arasında görünmeyen duvarlar var. Görünmez duvarları anlamak, duvarın yapısını ve bu duvarları aşacak bireysel özellikleri veya toplumsal yapıyı tanımak, anlamak, elzem. Çünkü bu duvarları aşması için harekete geçen bireye veya topluma, kapının açık olmasını sağlamanın tek yolu da bu.
Eğer kişi bu alanları geçmek için harekete geçtiğinde, bu görünmeyen duvara toslarsa ikinci bir hamleyi yapma özgüvenini yeniden kazanması uzun zaman alacak, daha da kötüsü ikinci kez deneme cesaretini kaybedecek, özgüvenin ölümüyle sonuçlanabilir.
Konfor alanından çıkıp, gelişim alanına girmek isteyen birey, eğitim ve gelişim aşamasına göre uzmanların desteğine ihtiyaç duyacağı açıktır. Eğer bu aşamada iyi bir rehberle karşılaşmaz ise panik alanına düşüp oradan, konfor alanına geri dönmesi muhtemeldir.
Hayatımıza vazgeçmelerin, başarısızlık sonrasında ümitsizliğin, bunalımların, denemekten caymaların nedeni de öğrenilmiş çaresizliğin bu süreçte pekişmesi.
Gelişim alanında kalışın zamanı ve niteliği kişiden kişiye değişecektir. Sıkıcı bir öğrenme alanında geçen zaman, yorgunluk ve bıkkınlığa, yetersiz bir süreç ise bu alandan geriye dönüşü hızlandırıp panik alanında kapana kısılmasına neden olabilir.
Çünkü konfor alanının ardında, öğrendiklerini tecrübe edebileceği ve amaçlarına ulaşmak için geçmek zorunda olduğu “Gelişim Alanı”, kişinin bu alanı, konfor alanı haline getirmesi için yaşaması gereken hayati bir süreçtir.
Öğrenmenin beşikten mezara devam ettiği süreçte doğuştan getirdiğimiz, fıtrat olarak açıkladığımız yaratılış özelliklerimizle ilişkili. Konfor alanı ya da “Huzur Alanı”, her insanın ulaşmak istediği, ulaştığında korumak ve sürdürülebilir olmasını istediği bir alandır.
Huzur güvenle doğrudan ilişkili, alışageldiğimiz, bütün maddi manevi kültürel unsurların tamamının yerli yerince, elimiz attığımızda, sağa sola baktığımızda, oturup kahvemizi yudumlarken düşüncelerimizdeki bulmak isteğimiz her şeyi temsil eder.
Huzur alanından çıkmak risk almaktır. Risk ise zorunludur. İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) ticaretin onda dokuzu cesarettedir” hadisinde de bunu anlatmış olsa gerek ki huzur alanında yaşayan tüccar olamaz.
Yukarıda açıklanan sürece somut bir örnek verecek olursak:
İlk ve orta öğrenimini kendi mahallesinde tamamlayan bir genç için, mahallesi ve okulu konfor alanıdır. Üniversite için fırsat buluncaya kadar geçirdiği süreç Gelişim Alanı ve şehrinden, mahallesinde, ailesinden ayrılıp gideceği yer, okul, yeni arkadaşlar Gelişim Alanıdır. Okumaktan vazgeçip, ailesi olmadan yaşayamayacağı düşünüp, eğitimini terk etmesi panik alanıdır.
Bir şirket için de benzer bir süreçten bahsedilebilir. Ticari tecrübesinde hiç ithalat ya da ihracat yapmamış bir ticari kuruluş, alışa geldiği pazardan çıkıp yeni pazarlara yelken açması için geçirdiği ön hazırlık süreci Gelişim Alanındadır ve sonrasında ticari faaliyetten vazgeçmesi ise panik alanına girişini ifade eder.
Şirket, esneme alnını, kendi konfor alanına dönüştürecek başarıyı gösterir ya da panik alanına girerek geri çekilir. Eski alışageldiği konfor alanında faaliyet göstermeye devam eder.
Bu tamamen bu süreçlere yaklaşımını, kararlılığını, profesyonel olarak desteğe ve girişimci iradesine bağlıdır.
Eğitim sisteminin aşamalarında bu alanların bireysel özellikleri dikkate alan, öğrenciyi panik alana düşürmeden sistemli bir şekilde gelişim alanında tutmasını sağlayacak yeni modeller geliştirmesi zorunludur.
Bu durum toplumun bütün sosyolojik kurumları için geçerlidir.
Birey ya da toplum her hareketinin sonucunda daha huzurlu bir alana doğru yerleşmek ve konfor alanın genişletmek çabasındadır.
Devletler için de böyledir. Yüzyıllardır yakalanmış ya da alışılagelmiş huzur alanından zorunlu olmadıkça çıkmaz. Ancak değişen dünya, devleti bütün kurumlarıyla, siyasi erkin de iradesiyle yeni alana iter. Devletlerin sürekli huzur alanında kalması mümkün olmadığından, her seferinde yeni çekişme ve çatışmalara da maruz kalır.
Türkiye alışageldiği konfor alanından çıkmak gereği duymuş ve yeni sistem arayışıyla bu zorunluluğu gerçekleştirmek üzere harekete geçmiştir.
Milyonlarca insan yeni sistem arayışında huzur alanından çıkmak ve gelişim alanında bu süreci yaşamak zorundadır.
Bazıları için oldukça sancılı olan bu geçiş sürecinden sonra panik alanına girmeden, önceki öğrenmelerin de ışığında, Türkiye’nin esneme alanını, huzur alanı / konfor alanına dönüştürmesi için bütün sistem, profesyonelce yönetilmek durumundadır. .
Topyekûn aynı anda geçiş elbette mümkün olmayacak bazıları bu süreci kendi için de geriye doğru gidiş gelişlerle daha sancılı yaşayacak ve belki de bireysel olarak hiçbir zaman Türkiye’nin kendine huzur alanı yaptığı, alanı anlayamayacaktır.
Kimi zaman siyasi, kimi zaman dini, ticari kurumlar bu süreçten rahatsız olacağından direnç göstermeye devam edecekler ve panik alanında kalarak, Yeni Türkiye’nin Gelişim Alanını, huzur alanı haline gelmesini istemeyen ve onu konfor alanında kullanmaya alışmış küresel güçler tarafından engellenmeye çalışılacaktır.
motivasyon.jpgBunun örneklerini ülkemize yaşatılan darbe süreçlerinden anlamak mümkündür. Hep söylenegelen “Türkiye ne zaman atak yapmaya kalksa darbelerle sürece müdahil olanlar bunu farklı şekillerde durdurmaya, ülkenin özgüvenini yok ederek kendilerine tabi olmasını sağlamak için oldukça stratejik müdahalelerde bulundular.

Çünkü değişim ve gelişmenin olmazsa olmazı, milli özgüven, aynı hedef için bir araya gelmiş, kararlı milli duruştur.
Çoğu zaman milli duruş, statükocu bir yaklaşım gibi gösterilmeye çalışılsa da Türkiye adına daha ileri adım atmak, konfor alanından çıkıp, Gelişim Alanına geçmek isteyen derin kök değerlere sahip girişimci karaktere sahip Türk Milletinin isteğidir.
Gelişim Alanı, karakteristik olarak yenidir. Bilinmezleri çok, değişkenleri ve değişken tavırların doğuracağı sonuçlara gebedir. Ancak kültürel miras, Türkiye’nin tarihi tecrübesi konfor alanından çıkmasını, bin yıldır yaşadığı Anadolu’daki öğrenme ve esneme sürecinden sonra yeni alanlarda boy göstermesine kılavuz olabilecek özgüvenin kaynağıdır.
Türkiye’nin elinde işlenmiş, tecrübe edilmiş, yaşanmış öğrenme alanına sahip kalıplar zaten hayatın bir yerinde yaşanmakta olduğundan, Gelişim Alanını konfor alanına dönüştürmesi uzun sürmeyecektir ve bunun adı “Medeniyetin derin kodlarının ekili olduğu, yeşermesine asla izin verilmeyen tohumların, Anadolu’dan yeniden filizlenmesidir.
Sağlam, iyi planlanmış, çok yönlü düşünülmüş temel, orta, yüksek öğrenim sürecinden sonra, toplumu sürekli ve hayat boyu eğitimin bir parçası olarak görüp onun ihtiyacı olan eğitim sisteminin kurgulanması hem birey hem de toplum olarak bu sürecin daha huzurlu, asgari düzeyde sancılı azami düzeyde başarılı geçmesine katkı sağlayacaktır.
Bir yandan sosyal güvenin sağlandığı diğer yandan askeri ve polisiye güvenliğinin sağlandığı, adalet algısının güçlendirildiği, siyasi liderlerle birlikte geleceğin Türkiye’si için koşabilen bireylerin yetiştirilmesi kaçınılmadır.
Türkiye şikâyetçi olduğu ancak alışageldiği konfor alanından çıkmak, daha yüksek seviyelerde gelişim alanını fethederek orayı, “Huzur Alanı” yapmak, konfor alanını genişletmeye karar vermiş ve harekete geçmiş durumdadır. Elbette sürecin sancısı bütün toplum tarafından birlikte hissedilecektir. Ancak sürecin sancısı daha büyük, daha güçlü, daha huzurlu, daha güvenli bir dirilişle tamamlanacaktır.
Hem birey olarak hem de toplum olarak konfor alanımızdan çıkışımızı engelleyen, tüm kapanları aşmak, daha çok çalışarak, gelişim sürecinde yaşanan döngünün sağlıklı akışını sağlamak, panik alanına girmesini önlemek için eğitim sisteminin, yeterlilik kazandırmak görevinin, stratejik önemde olduğu unutulmamalıdır.
Türkiye olarak konfor alanını genişletme çabamız durmadan, duraksamadan, bu çabayı sabote etmeyen isteyen, kimliği belirsiz, tanımsız, denizaşırı merkezli her tür karşı duruşa, oyuna, tuzağa, ihanete ve ihanet kuklalarına, paralel oluşumlara fırsat vermeden ve de boyun eğmeden sürdürülmelidir.
Kültürel olarak hiç de yabancı olmadığımız bu durum “Medeniyet İnşası” için gereken, her alandaki “Kızıl Elma” ülküsünün, şimdiki adıyla, vizyonun gerçekleşmesi için vazgeçilemez çaba, olarak görülmelidir.
Çünkü “kader gayrete âşıktır”

Kaynak: Gayret - Nadir YILDIRIM

Kaleme Hükmeden, Âleme Hükmeder

0

KALEME HÜKMEDEN, ÂLEME HÜKMEDER


Dünyanın en önemli buluşudur kalem.

Kalem, insanoğlunun hayata tutunmasını sağlayan, kültürünü sonraki nesillere aktarmasında kullandığı en önemli araçtır.

Taş, tüy, demir, kurşun, kömür, boya. Ne türden olursa olsun, kalem, insan olmanın farklılığıdır.


Kalemle insan, hatıralarını, tarihini, sevgisini, nefretini, sevincini hüznünü yazar. Silinmemek üzere insanoğlunun belleğine kazır.

Kalemle, devletler kurulur, devletler yıkılır, savaşlar yapılır, barışlar yapılır.

“Kalem kılıçtan keskindir”, deyişi sadece üç kelimeden ibaret söz olmanın ötesinde, insanoğlunun parmakları arasında tuttuğu, Atomdan daha güçlü bir silah olduğunu da anlatır.

Bir millet, kalemle ne kadar çok muhabbet halinde ise, medeniyete de o kadar yakındır.

Eli kalem tutmak; dilini en güzel şekilde kullanabilmek, düşüncelerin resmini çizebilmek, bilgisini, ilgisini başkalarıyla paylaşabilmek yeteneğidir.

Kalem, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de andığı özel nesnelerden biridir. Çünkü kalem özeldir ve kaleme hükmeden, âleme hükmeder.

Kalem, kelam, âlem, ilim, bilim gibi kelimelerle garip bir şekilde ikiz kardeş gibidir. Bu ikizleri bir birinden ayırmak mümkün olmadığı içindir ki, kalemde alem saklıdır.

Âlimler, hocalar, öğretenler, yazarlar, şairler, bilginler, kaleme âşık oldukları için değerlidir.

Kalem, bilenle bilmeyenin ayırt edildiği yerdeki kapıdır. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”

Kalem düşünen insanın tefekküre, tefekkürden hikmete, ulaşması için Allah’ın sunduğu özel bir binektir.  Kalemi anlatmak için bütün ağaçlar kalem, bütün denizler mürekkep olsa hikmetini yazmakla bitiremeyeceğimiz, yaratıcının bizlere lütfettiği en güzel hediyedir.

Kalem, bir arkadaşa verilebilecek, bir dosta sunulabilecek en güzel hediye, en güzel mesajdır.

"Yaz, kardeşim… Duygularını, tarihini, anılarını, acılarını yaz.. Yaz ki seni senden sonrakiler de anlasın" demektir.

“Söz uçar, yazı kalır”, der atalarımız.

Doğru, söz uçar, yazı kalır. Bizden öncekiler, yazmasalardı, kalemi sevmeselerdi, bugün bize kalan ne olurdu? 

Bizden sonrakilere ne kalırdı?

Arşivler, tarih, kültür, edebiyat, düşünce aklınıza gelebilecek her şey, kalemle muhabbet eden, kalemle arkadaş olan insanlar sayesinde değil midir?

Çocuklarımıza verilebilecek en güzel hediye, bir kalem olsa gerek.

Kalem tutan her el yazmak için bir çaba gösterecektir.

Şimdi evine dönerken, bir kalem ve bir defter alıp en yakınlarımıza hediye etme zamanı.

Çocuklarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın kalemle arkadaşlığını pekiştirme zamanı.

Bir kalem al, bir kalem ver.

Dünyanın, insanlık yolunda daha, eşref-i mahlûk olma yolunda, medeniyet mefkûresinin inşasında çalışacak, bir çırak, bir kalfa, bir usta yetiştir.

Kalem Al,
Kalem, ver, ve de ki;
Kalem Tut.
Kaleme hükmet.
Âleme Hükmet,
Çünkü kaleme hükmeden, âleme hükmeder.


Bir Kalem,

Bana bir kağıt, bir kalem ver! Sana,

Annemin yüreğindeki meleği

Babamın alnındaki emeği anlatayım

Bana bir kağıt, bir kalem ver!  Sana,

Ertuğrul Gaziler, Fatihler getireyim

Sakarya’dan, Çanakkale’ye destan yazayım

Bana bir kağıt, bir kalem ver! Sana,

Horasan’dan, Konya’dan selam getireyim

Maraş’tan, Erzurum’dan cesaret getireyim

Bana bir kağıt, bir kalem ver! Sana,

Farabilerden, İbn-i Sinâlardan akıl getireyim 

Bana bir kâğıt, bir kalem ver,

Aleme hükmedeyim..


(Nadir YILDIRIM)