NEDEN İSTİKRAR

0

NEDEN İSTİKRAR?

Kelime anlamı olarak, aynı kararda kalma, aynı biçimde sürme, sürdürme, kararlılık anlamlarına gelen istikrar, geleceği planlayabilme, ona hükmedebilmek için süreklilik halidir. Belirli bir düzende ilerlemenin, bir arada kalabilmenin, dayanıklılık gösterebilmenin, mücadele edebilmenin, değişim ve dönüşümlere hazırlıklı olabilmenin olmazsa olmaz şartlarındadır.

İstikrar, bireyin ya da kurumların bir amaç ve hedefe yönelmesini sağlayabilecek güce sahip olabilmesi için gereken karar vermeyi sağlayabilecek berraklıktır.

İstikrar siyasi olarak, muktedir olabilmek, karar üretebilmek, ülkesine ve vatandaşına hedef gösterip, hedefe koşacak güce sahip olabilme yeterliliğidir.

İstikrar durağanlık, değişmezlik, sabitlik, gelenekçilik, yeniliğe kapalılık hali değil değildir.

İstikrarın zıttı ise düzensizlik, dengesizlik, kararsızlık, başıboşluk, plansızlık, amaçsızlık, hedefsizlik, umutsuzluk gibi hayatımızı etkileyen sonuçlar doğurabilecek etkiye sahiptir.

İstikrarsızlık bireysel ve toplumsal olarak, yarından emin olamama, karar vermek için gerekli şartlara sahip olamama, amaç ve hedef belirleyememe, umutsuzluk, güvensizlik, kaygı, stresin de kaynağıdır.
Sosyal kurumlar olarak bilinen Din ve Ahlak, Hukuk, Siyaset, Eğitim, Aile, Ekonomi, gibi kurumlarda da düzenlilik, süreklilik ve denge durumunun devamlılığı için de beklenen, hayatın her yönünü kuşatan, hem biyolojik hem de sosyolojik, hem de kurumsal olarak oluşturulmaya çalışılan bir dengedir.

İstikrar “Din ve Ahlak” : Dinin, binlerce yıl, birey ve toplum üzerindeki etkisini sürdürmesinden, onun ne kadar önemli olduğunu anlamak mümkündür. Hangi dine mensup olursa olsun her inanan, dini kurallarda bir düzen ve değişmezlik, kararlılık, arar. Her yıl değişen, her gün farklılaşan bir inanç ve ibadet sisteminin hayatını sürdürmesi de zaten mümkün değildir zaten.

Dindar olan ya da olmayan her birey, inandığı dinle ilgili değişmez bazı kuralların olmasını ister. 

Dini inanç ve ibadet yönüyle bu güne kadar inanç esaslarında bir sabitlik ve değişmezlik gerektiren özellikleriyle din, inananların bir arada kalmasını, birlikte hareket etmesini, aynı duyguları paylaşmasını, bir araya geldiklerinde aynı inançla aynı ibadetleri yapabilmenin, kardeş olabilmenin hazzını yaşamalarına neden olur.

Bu nedenle “Din ve Ahlak” evrensel boyutuyla farklı dinlere mensup insanlardan, yalan söylememe, hırsızlık yapmama, zina etmeme, öldürmemek, kul hakkı yememek, dürüst olmak vb. konularda “istikrarlı”, ahlaki davranış beklenir.

Peki, “Din ve Ahlâk” kurumunda istikrar bozulursa ne olur?

Bugünlerde tecrübe edilen ve kasıtlı olarak din ve dindarlık maskesiyle yapılandırılan, terörist oluşumların, dünya insanlığına yaşattığı zulüm ve benzeri sonuçlar ortaya çıkacaktır ki, hiçbir din ve din mensubu bu durumu kabul etmez. Terör olaylarının dinle ilgisi olmadığını, mümkün olan her ortamda dile getirmektedirler.

Özellikle İslam Dini söz konusu ise, adıyla müsemma, barış dini olması yönüyle biz, terörist oluşumların hiçbir dini söylemlerine katılmamakta ve onları reddetmekteyiz. Çünkü İslamın hayata bakışı, inanç sistemi, yüzlerce yıldır belgelenmiş ve dilden dile aktarılmış, insana ve insan hayatına yaklaşımını, bu konudaki istikrarlı ısrarının her Müslüman çok rahat anlamakta ve bilmektedir.

Dini inançlardaki her tür oynama, istikrarı bozar, bütün inananları ve inanmayanları şaşırtır. Çünkü bir Müslümandan beklenen bir davranış, biçimi vardır. Eğer bu istikrar bozulursa, yüzyıllardır bilinen ve beklenenden farklı düşünecek ver farklı davranacaktır.  Dolayısıyla “istikrar”, “Din ve Ahlak” kurumu için hayati derecede önemli ve korunması gereken bir olgudur. Bu konuda son söz olarak, tabiri caiz ise, bir gün günah olanın ertesi gün sevap sayıldığı, bir gün ahlaki olanın ertesi gün ahlaksızlık olarak görüldüğü bir din ve ahlak kurumu düşünülemez.

Dini konularda yaşanan tüm olumsuzlukların temelinde “din ve ahlak” kurumunun istikrarlı bir şekilde gelecek nesillere aktarılamaması, bilgisiz, bilinçsiz, düzensiz ve disiplinsiz kişi ya da kurumların onunla oynayabilecek halde bırakılmasının sonucudur.

Gerekli önem gösterilmeyip merdiven altı eğitim kurumlarıyla öğretilen din insanın kalbine açılan en korumasız bir kapıdır ki sağlam bir şuur ve bilgi verilmez ise bu kapıdan içeri girecek olanları haddi hesabı da olmayacaktır. Nitekim 15 Temmuz darbe girişimi bunun en belirgin göstergesi olarak karşımızda hala sıcaklığını korumaktadır.

İstikrar ve Hukuk:  Devletin vatandaşlarıyla kendi arasındaki ve bireylerin kendi arasındaki, ilişkiyi düzenleyen kurallar manzumesi olarak özetleyebileceğimiz hukuk kurumu, diğer kurumlar kadar istikrara muhtaçtır. Bu kurumdaki istikrar veya aksi bir durum doğrudan Adalet ve güven algısına etki yapacak bir güce sahiptir.

Hukukun değişmez evrensel temel kurallarının yanında, insanlar hukuk sisteminde nasıl davranacaklarını, hangi davranışlarının hukuk çerçevesinde olduğunu bilmek isteyeceklerdir. Eğer bu kurumda istikrarla ilgili vatandaşın zihninde tereddüt oluşursa, yasal yolları terk edip, yasal olmayan yollardan, kendilerini haklı buldukları konularda, kendi çözümleri bulma eğilimi göstereceklerdir.

Bu nedenle istikrarlı bir ilerleme, değişim ve geliştirme hukuk kurumu için oldukça önemlidir. 

Dolayısıyla hukuk kurumundan beklenen “Bağımsızlık ve Tarafsızlık” niteliği, istikrarın yönüyle,  “güven” doğru orantılıdır. Adalete güvenin sarsılmaması, adaleti tesis eden kurumların yara almaması, vesayet kurumlarının etkisinden kurtulması için devletin istikrara ve istikrarı sağlayacak bir sisteme ihtiyacı vardır. Bu nedenle istikrar, hukuk sisteminin merkezindedir.

İstikrar ve Siyaset: Devlet kurumunu, yönetme sanatı, iç ve dış yönetim tarzı, inanç, amaç ve hedefler içeren ve bu amaçlar etrafında bir araya gelmiş birey ya da gruplardan oluşan bir kurum olarak tanımlandığında, siyaset kurumunun etkilemediği ya da siyaset kurumunun etkilenmediği hiçbir kurum olmadığı da anlaşılacaktır.

Bu etkiyi tamamen yok etmek mümkün olmadığı gibi tamamen bütün kurumlar üzerinde hâkimiyet kurması da istenmez. Bu etkiyi doğru şekilde kanalize edebilmek için bütün demokratik sistemlerde, kuvvetler ayrılığını sağlamak ve yönetim sisteminin etkili ve verimli sürdürülmesi çabasının bir sonucu olarak her devlet kendi kültür ve değerleriyle ilişkili sistemler geliştirmiştir. Her devletin yönetim sistemi, genel geçer, evrensel olarak kabul edilebilecek demokratik usul ve esaslar çerçevesinde ama kendine has sistem kurma çabası da doğal hakkıdır ve aksi de düşünülemez. Aksi halde başka bir toplumun karakteristik özelliklerini bir başka topluma zorla dayatmak olur ki bu durumda devletle millet asla barışmayacaktır.

Siyaset kurumunda üstesinden gelinmesi gereken en zor iş “İSTİKRAR”dır. İstikrar, düzenlilik, kararlılıkla, daha uzun süreli hedefler koyarak yatırımlarla devletin varlığını, güvenliğini, barış ve huzurunu sağlayabilmek için gereklidir. En güçlü devletlerin siyaset kurumları dahi istikrarı sağlamak konusunda neredeyse 24 saat nöbet tutmak zorundadırlar. Çünkü istikrarsızlık, bireyden topluma bütün devlet kurumlarını ve sosyal kurumları anında doğrudan etkileyerek, “kartopu” gibi inanılmaz bir hızda çığ haline dönüşebilecek, önü alınmaz olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir karaktere sahiptir.

Yönetimde istikrarın önemi, dünya siyaset tarihinde medeniyetler ihdas eden devletlerin, istikrarı yakaladıkları, aksi durumda ise zor dönemler yaşadıkları tarihi vesikalarla sabittir. Örneğin, yönetimde istikrarın ve sürekliliğin ne kadar önemli olduğunu Osmanlı Devleti’nin duraklama dönemine girdiği 1579’dan, yıkıldığı 1922 tarihine kadar 343 yıllık sürede yaşadıklarından anlıyoruz. 
Bu dönemde 182 sadrazam görev yapmış, her sadrazamın görev süresi ise iki yıldan az olmuştur. Oysa kuruluş ve yükseliş dönemlerinde bu süre ortalama 8 yıldır.[1]

Devletin gücü, yönetim sisteminde sağladığı istikrarla doğru orantılıdır; Siyaset kurumunun istikrarı yakalaması, güçlü bir devlet, güçlü bir yönetim, bağımsız ve tarafsız bir adalet, güçlü bir ekonomi, barış ve huzur içinde bir toplumun ve bağımsız bir ülke tesisi anlamına da gelmektedir. Türkiye’nin medeniyet iddiası, kültürel kodlarında hiç biz zaman silinmemiştir. Medeniyet iddiası da ancak istikrarı yakalayan devletlerin iddiasıdır ve medeniyetler, istikrarlı yönetimlerin çocuğudur.

İstikrar ve Eğitim: Eğitim bir süreç işidir. İstikrar bu sürecin önemli bir unsurudur. Süreklilik, sürdürülebilirlik, “Eğitim” kurumuyla doğrudan ilişkilidir. Eğitim süreci ve bu süreç sonrasında elde edilen ürün olarak nitelikli insan, bütün sosyal kurumları etkileyebilecek bir güce sahiptir. Hatta bu kurumun istikrar ya da istikrarsızlık hali, nesiller boyu, en az 50 yıl devam edecek kadar uzun solukludur.

Devletin, toplumunu yaşanabilir bir ülke, güvenliği, sağlığı, sanatı, ekonomisi, huzurlu ve mutlu bir aile hayatı gibi medeniyetin gerektirdiği üretme ve bilinçli tüketebilme şuurunu, milli birlik ve beraberlik fikrini, bilim ve sanat alanında çalışmasını sağlayabileceği, erdemli ve ahlaklı, kültürel değerlerine sahip, yozlaşmamış, özgüveni yüksek bireyler yetiştirmek amacıyla kurduğu eğitim sisteminde, eğitilen ve eğiten bireyler ve bunlardan hizmet alan herkes için istikrar, bir beden için beyin ne ise; bir devlet için de eğitim odur.

Düzensiz, durağan, etkisiz, gelecek planı olmayan, ufuksuz, davasız, milli ruhtan uzak, her tür yabancı ideolojik düşünce propagandalarına açık bir eğitim sistemi istikrarsız bir eğitim sistemidir. Eğitim, aileden başlayarak, çalışılan kurumda da devam eden bir süreçtir. Öyle ki; “Eğitim beşikten mezara kadardır” ilkesi, bize eğitimde istikrarın ne kadar gerekli olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Örneğin, eğitimdeki hedef ne kadar belirgin olursa, bu hedefe ulaştıracak araçlar ne kadar geleceği görürse, o kadar başarılı olacaktır. Küreselleşen dünyanın kaçınılmaz değişimi ve eğitimde meydana gelen pedagojik ve teknolojik gelişmeler, eğitim kurumu olarak hem resmi kurumları, hem de sosyal kurum olarak eğitim olgusuna etkilemektedir. Eğitimdeki istikrar veya aksi durumu, kısa vadeli vizyon, gençleri, dış güçlerin ve bunların kukaları olan illegal oluşumların kucağına itebilir.

Örneğin, istikrarsızlığın bir sonucu olarak devlet okulları, özel okullara göre daha başarısız gösterildiği gibi, bu okullardan mezun olanların üniversiteye girişleri ve istihdam edilmeleri sürecinde bu illegal grupların, hile ve hırsızlık yoluyla devlette kritik kurumları ele geçirmek için eğitim sistemindeki istikrarsızlığı kullandıkları, sınav sorularını kendi taraftarlarına sızdırma, kendi kurumlarında okuyanlara öne çıkarmak ve daha çok rant elde etmek amacıyla sistemi suiistimal ettiklerine ilişkin hukuki süreç henüz tamamlanmamıştır bile.

İstikrarsız yönetim sistemi, vesayetin odaklarının, eğitim kurumlarını kendi çıkarları için kullandıklarında ise burada yetişen bireyler, devletin güvenliği için en zayıf halkayı oluşturan gruplar haline gelmişlerdir. Ne yazık ki genç dimağlar, terör örgütleri tarafından uygun zihniyetlere sahip mankurt haline gelmişlerdir.

İstikrar devletin nasıl can damarı ise, eğitim kurumunun da can damarıdır. Burada meydana gelecek, istikrarsızlık eğitim kurumunu, okuyan çocukları, gençler, üniversiteye ve oradan da çalıştığı kuruma ve o kurumda bulunduğu süre içinde üreteceği ve tüketeceği her etkinliği etkileyebilecek derece önemlidir.

Bu nedenle yine medeniyet iddiası olan ve 100 yıllık hedefler koyarak gelecek nesillere aktarılabilecek bir yapı için “istikrar” ve “istikrarlı bir eğitim sistemi” elzemdir. Bunu gerçekleştirebilecek tek güç ise siyaset sistemine yön verecek olan sistemin istikrarla süreci sürdürebilme yeteneğidir.

İstikrar ve Aile: Klasik tanımıyla toplum en küçük yapı taşı olan aile kurumu, ne kadar huzurlu, mutlu ve sağlamsa, toplum da o kadar sağlam, huzurlu, mutlu ve sağlamdır. İnsanın anne rahminde var oluşundan itibaren ve daha sonra kendi ailesiyle birlikte ömrünün neredeyse tamamını geçirdiği, toplumun temel değerlerini öğrendiği, kültürünün aktarıldığı, hayata bakış açısı kazandığı bir yerdir aile. Ailenin fonksiyonunun giderek azaldığı modernleşme sürecinde, onun yerini aldığı söylenen okullar vb. kurumlar varsa da, aile birey için hala önemini korumaktadır. Çünkü aile, yetişkin birey olarak kadın ve erkeğin bir araya gelerek oluşturduğu, neslin devamını sağlayan doğal bir kurumdur. Evlilik müessesiyle varlığını sürdürür. Evliliğin sağlıklı ve uzun soluklu olması bu kurumda doğan çocukların zihnen ve bedenen ve fikren sağlıklı bireyler olarak toplumsal yaşama hazır hale gelmelerini sağlayacaktır; yetişkinler, çocuklarına kendi dünya görüşlerini, yaşam tarzlarını güven ve sevgi ortamında sunarlar ve zamanı geldiğinde toplumdaki rolünü üstlenmesi için söz yerindeyse salıverirler.

Bu süreçte ailenin devam etmesi, anne-babanın aile kurumunu sürdürmesi önemlidir. Boşanmalar, aile içi şiddet, kavgalar, tartışmalar, geçim sorunları, sağlık sorunları doğrudan aileyi ve doğrudan ve çok daha şiddetli çocuğu etkiler. Anne babanın istikrarlı ya da istikrarsız tutum ve davranışı da dâhil olmak üzere, diğer sosyal kurumlardaki istikrardan etkilenen ailenin bu durumu çocuklarına yansıtmaması mümkün değildir.
Diğer sosyal kurumlar hem etkileyen, hem de etkilenen bir kurum olarak ailenin, geleceğe güvenle bakması, hayatını planlaması da yine istikrar kazanmış bir yönetimin varlığı ile mümkün olacaktır.

İstikrar ve Ekonomi: Hayatımızı etkileyen bir kurum ekonomi ya da daha kapsayıcı bir ifadeyle iktisattır. Hangi yönden bakılırsa bakılsın ekonomik faktörler bizi bir şekilde etkilemektedir. Ekonomi kararlılık ve girişimcilik, kâr amaçlar. Amacı geniş anlamda sonucunda kazanım olmayan hiçbir faaliyete iyi gözle bakmaz. Çünkü doğrudan ya da dolaylı her ekonomi faaliyetinin asıl amacı kâr elde etmektir. Elde edilen kazançla ne yapıp yapmayacağı bir yana zarar eden hiçbir faaliyete hiç kimse yatırım da yapmak istemez. Çünkü ekonomik varlığını açıkça zarar edeceğini bilerek sermaye olarak yatırımda kullanmaz. İnsanlık tarihine bakıldığında güç ve iktidar savaşlarının temelinde de istisnaları “medeniyet” inşası hedefleyen kültürlerin araç olarak kullanmasını da katarsak, ekonomik olarak daha zengin bir hayatın peşinde koşan milletlerin diğer milletlerle savaş halinin temelinde de ekonomik kaynakları kontrol ve bu kaynaklara hakim olarak diğer milletlere hakim olma çabası yattığı söylenebilir.  Alışveriş alışkanlıklarımız, tüketim davranışlarımız, üretim tarzımız, pazarlama stratejilerimiz bu alanda koşuşturur. Para için yaşanmayacağı felsefi olarak ifade edilse de, yaşamak için paraya ihtiyacımızın olduğunu da inkâr edemeyiz.

Ekonomik hayatın zenginliği de istikrar kavramıyla ilişkilidir. Her gün değişen, yarından emin olunmayan, belirsizlik, istikrarsızlık ekonomik tutumları doğrudan etkileyerek sosyolojik olarak bütün kurumları etkiler. Bu etkinin yönü ve şiddetini ise o kurumun ekonomik istikrara olan bağımlılığı belirleyecektir.

Ekonomi kurumunun, istikrara olan ihtiyacı, insan vücudunun düzenli nefes alma ihtiyacı gibidir. Diğer bütün kurumları etkisi altına alarak onların da istikrar içinde olmalarını ya da istikrarsız bir sürece girmelerine neden olacağından, ekonomiyi yöneten kurumların istikrar arayışı hassas, önemli, kaçınılmaz bir çabadır. Üretimden tüketime bütün üreticiden tüketiciye ve bunlardan az ya da çok etkilenen her kurum ve bireyin istikrar arayışı, istikrarı ararken ortaya koyduğu performansı da istikrarı etkileyeceğinden istikrar burada da önemli bir tetikleyici etken faktör olarak karşımızda durmaktadır.

Ekonomik olarak bir başka kültüre, zenginliğe, medeniyete sürekli ve sınırsız bağımlılık hali, o kültüre ve medeniyete köleliği de beraberinde getirecektir. “Parayı veren, düdüğü çalar” özdeyişi bize çok şey açıklar. Bir toplum ya kendi zenginliklerini kullanarak ekonomik girdileriyle varlık sürdürür ya da başkalarının zenginlikleriyle onlara hizmet ederek. Bağımsızlık, hürriyet, büyük devlet olma, güçlü devlet olma,  toplumsa barış ve huzurun korunması da bu bağımlılıkla ters orantılıdır. Başkalarına ne kadar güçlü bir şekilde bağımlı iseniz, bağımsızlığınız da zayıf olacaktır.  Kültürünüz ne kadar güçlü olursa olsun, başka kültürlerin ekonomik zenginliği altında eriyip gidecektir. Özetle, her alanda olduğu gibi ekonomik istikrarı korumak bağımsızlığınızı, bağımsızlığınız, hürriyetinizi, hürriyetiniz kültürünüzü, kültürünüz bütünüyle hayatınızı etkiler. Dolayısyla, istikrar ya da istikrarsızlık, bir milletin medeniyet mefkûresindeki iddiasına cevap teşkil edecek en büyük zenginlik olarak karşımızda durur.

Sonuç olarak bütün kurumların istikrar arayışı doğal bir süreç iken asıl soru mademki istikrar bu kadar önemli ve neredeyse hemen hayatın her alanı bu istikrar olgusuyla çok yönlü ilişki içerisindedir, istikrarı yakalamak neden bu kadar zor?

Bazen birilerinin istikrarı yakalaması, diğerinin istikrarsızlığı ile mümkündür. Dünyanın başına bela olan terör olaylarını düşünelim. Terörün varlığını sürdürmesi ve kendi sisteminde istikrarı yakalaması, kendi dışında istikrar ulaşma çabası gösterenlerin bu arayışlarını baltalamasıyla mümkün olacaktır. Siyasi istikrarsızlık, yönetimdeki dengesizlik, bir milletin huzurunu, refahını etkileyecek ve dolayısıyla bütün toplumu derinden etkileyecektir. Bir ülkeyi kendine bağımlı hale getirmenin en güçlü aracı, o ülkede istikrara muhtaç tüm dengelerle oynamakla mümkün olacaktır. İstikrarsızlığa neden olan etkenlere karşı sistemi dengede tutmak, istikrarı koruma çabasının, bir milletin bütün enerjisini, topyekûn kurumlarıyla, kültürüyle bu mücadele içerisine girmesi doğal bir süreçtir.

Son cümle olarak, medeniyetler istikrarın çocuklarıdır. Onu koruyup, gözetmek, geleceğe hazırlamak, bağımsız kendi ayakları üzerinde durmalarını sağlamak da güçlü devletlerin, yönetim sistemlerinin görevidir. Bir saatin çarkları gibi, sürekli, durmaksızın, belirli bir hızda, duraksamadan işleyen ve ilerleme çabasında olan sistemlerin. Hantal, bir birinin aksi yönde hareket eden, bir birinin ayağına çelme atan, bir birini duraklatan, farklı yönlere yönlendiren bir sistemin varlığını uzun süre sürdürmesi mümkün değildir.




[1] Recep Bozdoğan, Siyasal İstikrar Arayışı, Aktaran, Cahit Özkan, Cumhurbaşkanlığı Modeli, DBY Yay., 2017. s.64

Edeler Diyarından Ebede Yazılan Destan

0

Edeler Diyarından 

Ebede Yazılan Destan


31 Ekim 1919, Türk’ün namusuna, mahremine, bayrağına, tarihine, varlığına, değerlerine, inancına uzanan kirli pençelerin tırnaklarının söküldüğü gün, İstiklal Mücadelesinin de ilk kurşunu oldu. 12 Şubat 1920 ise Kahramanmaraş’ın Kurtuluş Günü ve Kuruluş Günü, zaferin sevinci, bayrağın yeniden gülümsediği gündü.
7’den 70’e her Kahramanmaraşlı, 12 Şubat’ı diğer günlerden farklı bir coşku ile yaşar.Biz o gün kimimiz Ali Sezai, Rıdvan Hoca olurken, kimimiz Abdal Halil Ağa, kimimiz Şehit Evliya oluruz. KimimizSenem Ayşe olurken, kimimiz Muallim Hayrullah olur.

Biz, bugün tek yürek olur, yekvücut hepimiz “Sütçü İmam” oluruz. Gururla göğsümüzde taşıdığımız İstiklal Madalyamızla, çetelerimizle sokak sokak, cadde cadde, mahalle mahalle yeniden kahraman oluruz.
Kahramanmaraş’ın kurtuluşu sadece bir kurtuluş bayramı olarak görülmemelidir, çünkü bugün; Anadolu’nun binlerce yıllık ruhlara perçinlenmiş milli birlik ve beraberliğinin, ihanete ve işgale karşı direnişinin, yurdun her köşesinden gelecek olan sesin ilk çığlığıdır.
Bu çığlık, Türk’ün Bayrağına, bağımsızlığına ve özgürlüğüne, kem gözle bakmaya yeltenen onursuzlara verilecek ebedi bir derstir.
Çünkü bugün,Anadolu kadınının namusuna, izzet ve onuruna el uzatmaya kalkan, mahremiyetinin sınırlarını aşan yabanilere karşı “elif” misali bir duruştur.
Kahramanmaraş’ın kurtuluşu bir anma günü olarak düşünülmemelidir;
Çünkü bugün, Malazgirt Zaferi’nin, İstanbul’un Fethi’nin, gönüllere kazınmış destanının Maraşlıca, “edece” söylenmiş bir kıtasıdır.
Bugün, Anadolu’yu işgale kalkanlara bayrak sevdasının anlatıldığı derslerin ilk rahlesidir ve Anadolu’nun bağrına, şühedanın kanıyla, damla damla, oluk oluk, vatanın sevdasının alfabesinin öğretildiği ilk mektebidir.
Kahramanmaraş’ın Kurtuluşu sadece kalabalığın nefs-i müdafahareketi olarak da görülmemelidir.
Çünkü İstiklal Madalyası’nın tek tek fertlere teklifine karşı: “Bu şehirde bu mücadeleye katılmamış tek bir fert yoktur!” cevabını vererek, millî davanın bütün unvan ve şerefini, her ferdine atfetmenin ilk timsalini gösteren bir milletin medeniyet bilincidir.
Kadınıyla erkeğiyle, sabrın, şecaatin, azmin, kararlılığın, azametin, gerektiğinde Allah için tek ruh, tek yumruk, yekvücut olabilmenin yüksek şuurudur.
Çünkü o gün, işgalcilerle ve hainlerle işbirliğine güç veren her hareketin; davula vurulacak tek bir çomağın dahi, kardeşinin bağrına vurulacağının farkına varıldğı “mefkure” dir.Bu mefkûre Dünyaya,bir nefer Türk’ün dahi,hiçbir medeniyetin davuluna ebediyyençomak olmayacağını gösteren, her tür vesayeti reddedişin sembolüdür.
12 Şubat Kurtuluş günü, Maraşlının, tarih semalarında ebediyete kadar okunacak, 1919’un Sütçü İmamlarından, 2017’ye, “15 Temmuz” kahramanlarına, edeleredestansı mirasıdır.
Öyleyse;
Maraşlının esmeye görsün deli poyrazı
Önünde diz çöker Ermenisi, Fransızı
Tek tesellisi, bayrağının nazı
Kanından renk verdi, silinmez alın yazı

Bayrağım!
Tarihin anıtlarına adın kazındı
Bağımsızlık senin alın yazındı
Minarelerden kokun yayıldı
Kanımızdan renk verdik yine bayrağım

Bir Cuma, bir avuca bin dua doldurduk
Bir nefeste destan soluduk
Şanına selâlar okuduk
Kanımızdan renk verdik yine bayrağım

Kanatlarından şehitler tutunsun
Hainler rengini unutsun
Sana uzanan eller kurusun
Kanımızdan renk verdik yine bayrağım

Hilalin, yıldızın, namusum
Al kanlar içinde masumum
Gözyaşın yağmur oldu ulusum
Kanımızdan renk verdik yine bayrağım

Türkiye’m
Sözümüz yemin olsun vallahi!
Sana sarılmak vuslat billahi!
Bin kez al bizi,“of” demeyiz tillahi
Kanımızdan renk verdik yine bayrağım (NaY)

Tohumdan Lokmaya

0

Tohumdan Lokmaya

Dün, bundan 30-40 yıl kadar önce, köylüyü tarlasında düşünüyorum. 

Komşusundan aldığı buğday tohumlarını çuvallayıp ekim zamanının gelmesi için mevsimini bekliyor.
İnsanlar bir lokma bekliyor.

Tan yerinin ağarmasıyla, tarlasını sürmek için bir çift öküzün, at, inek ne bulursa, tahtadan yapılmış sabanla çite koşup günlerce tarlayı kazıyor.
İnsanlar bir lokma bekliyor.

Ekim zamanı geldiğinde “bideri” tarlaya saçıyor.
İnsanlar bir lokma bekliyor.

Mevsimler, karlar, yağmurlar, mevsimler, güneş. Tohumlar büyüyor başak verip ekin oluyor…
İnsanlar bir lokma bekliyor.

Çiftçi elinde tırpanı, orağı tarlaya giriyor ve günlerce metre metre ekini biçiyor…
İnsanlar bir lokma bekliyor.

Ekini harmana taşıyor, bir çift hayvan bulup “gem”  buluyor, harmanda kuruluyor, sapla saman ayrılıyor.
İnsanlar bir lokma bekliyor.

Harman yerinde olgun başaklar “yaba” ile rüzgârın da el vermesiyle savruluyor
İnsanlar bir lokma bekliyor.

Buğdaylar altın gibi yığıldıktan sonra, eleklerden geçirilip “çelik çelik” torbalara dolarken, samanlar “harallara” basılıyor. 

Gelecek yılın tohumları ayrılıyor. Ödünçler, öşürler  veriliyor.
İnsanlar lokma bekliyor…

Samanlar ahıra, buğdaylar ambara "gölüklerle" taşınıyor, gün batıyor.
İnsanlar lokma bekliyor…
 Gün doğuyor, bir “beygire” yüklenmiş bir çift torba buğday değirmenin yolunu tutuyor.

İnsanlar lokma bekliyor…

Değirmen… Değirmende sırada bir sürü insan, köylü yükünü bir kenara yığıp sırasının gelmesini bekliyor. Sanki buğdayları değil insanı öğütüyor.
İnsanlar lokma bekliyor.

Değirmen taşı dönecek su, rüzgar, işçi bekliyor.
İnsanlar lokma bekliyor...

Gün doğuyor, gün batıyor, taş dönüyor, buğday un oluyor, bulgur oluyor... taşın hakkı verilip un, bulgur, yüklenip eve dönülüyor.
İnsanlar lokma bekliyor…

Köy kamyonu gün doğmadan yollara düşüyor, köylü unu sırtlayıp emeğini şehre götürüyor.
İnsanlar lokma bekliyor…

Gün tepeye, un kazana, odun fırına, köylü 3-5 kuruşa sevinerek bitpazarının yolunu tutuyor.
Un yoğuruluyor, hamur oluyor, sıcak sıcak ekmek oluyor…
İnsanlar lokma bekliyor…

Tan yeri ağarıyor mahallenin bakkalı fırıncıdan ekmekleri alıp, “dükkana” götürüyor..
İnsanlar lokma bekliyor…

Elinde birkaç kuruş, yarı uykulu bir çocuk bakkala gelip, ekmeklere bakıyor. Eviriyor, çeviriyor, beğenmiyor, diğerine dokunuyor, birkaç ekmek alıp çıkıyor. Dönerken bir lokma tadımlık alıyor.

Sofrada kardeşler, anne baba, bir çocuğa, bir ekmeğe bakıyor. Sonra bir ses çocuğa, daha “iyisini” alamadın mı diye çıkışıyor…
  
Lokma çocuğun boğazında kalıyor, bir ekmeğe bakıyor, bir çocuğa bakıyor, bir sofraya bakıyor.
Ekmek saygı bekliyor, emek saygı bekliyor.
Lokma insan bekliyor…
Allah şükür bekliyor...