Bilmiş midir?

0

Bilmiş midir?

Bekleme mekânları ilginç yerler… Duraklar, çay-kahve ocakları, cami avluları, hastane koridorları, uzun kuyruklar vs.
Buralarda özelden tüzele, resmi olandan gayr-i resmi olan şeyler, amirini çekiştiren, öven, söven. Siyasetin altından girip üstünden çıkmalar. Yandaki görevliden, sınırdaki askere varıncaya kadar.
Bazen isteyerek çoğu zaman istemeyerek göz-kulak misafiri olduğumuz bu yerler tam bir laboratuvar.
Bazen, iki doğrudan bir yanlışın nasıl çıkarıldığını, uluslararası siyasetin karar mercii gibi hüküm verilmesini, hükümet, muhalefet gibi konularda lehte aleyhte nasıl hüküm verildiğini öğrendiğimiz yerler.
Özelinden aile hayatlarına, arkadaş ilişkilerine, borç ve alacaklarına varıncaya kadar insanların konuştuğu yerler.
Buralarda duyduğumuz her şey sosyal medyadaki yarım yamalak. Başından, sonundan sıranız geldikçe yapılan anons sesine karışan, uyarı sesine karışan, sahibini bir daha görmeyeceğiniz, daha sonra sizi etkiyenleri hatırladığınız cümleler. Doğruluğu eğriliği, yalanı dolanı analiz edilmeden kulağımıza mandallanan kelimeler. Unuttuğumuzu zannettiğimiz, bilgi kuruntuları. İyisi de var kötüsü de…
Sosyal medya, gazete başlıkları, TV’den anons edilen tek cümlelik, okuyarak zaman harcamayalım diye bize sunulan, ötesinde ne olup bittiğini bilmediğimiz etkili cümleler. Zihin bahçemize atılan tohumlar.
Bilgisiz fikir sahibi olmanın ocağından yetişen ön yargılı toplumların da algıya açık, propagandaya zafiyet gösterir durumu da bundan. Küçük bir kıvılcımla, yangın çıkarmaya müsait bir sosyal ortamın sebebi de bu.
Derin derin düşünmeden, kime ne yararı var, zararı ne olur demeden, kime hangi katkıyı sağlayacağını düşünmemize fırsat vermeyen etkili cümleler. Yüz kırk kelimeyi, pardon yüz kırk karakteri geçemeyen, “cıvıltılar”
“Yerin kulağı var mı bilmem ama insanlar çok konuşuyor.” diyen anlamlı bir söz okumuştum, sosyal medyanın filozof aforizma dâhilerinden. Az okuyup, az düşünüp, az tefekkür edip çok konuşulduğunu anlatmak isteyen bu cümleye hak vermemek elde değil. Bunun böyle olduğunu bekleme salonlarındaki muhabbetler ele veriyor zaten.
“Yarım hoca imandan, yarım doktor candan eder” der atalar.
Peki yarım bilgi ne yapar!
Hangi olay ya da şey olursa olsun önem durumuna göre özellikle devletin, milletin genelini ilgilendiren konular mutlaka, ince ince düşünülmeden ne red edilmeli ne de kabul edilmemeli.
Bilmediğimiz şeyi nasıl kabul ya da reddedebiliriz ki!
Bütünü görmeden, parçalardan bütün olan biteni, önünü arkasını nasıl anlayabiliriz ki!
Bu yazıyı özetleyen güzel bir olayla bitirelim; Gerçekliği var mıdır? Bilmem ama meramı anlatması bakımından bence manidar…
Bir üniversitenin biyoloji hocası sınıfa girer. Her öğrencinin masasında bir mikroskop ve bir sınav kâğıdı.
Öğrenciler soruları yazmak için ellerinde kalem heyecanla beklerken, Hoca: “Arkadaşlar, önünüzdeki mikroskoba yerleştirilmiş bir böcek bacağı var. Herkes kendi mikroskobuna yerleştirilmiş böcek bacağını inceleyerek, bu bacağın hangi böceğe ait olduğunu bulacak. Başka soru yok” demiş.
Öğrenciler şaşkın şaşkın, itiraz ederlerken, hoca kapının sert bir şekilde çarparak kapatıldığını ve bir öğrencinin dışarı çıktığını görmüş.
Hoca: “Kim bu terbiyesiz?” diye bağırınca, kapıdan, dışarı çıkan öğrenci, sadece bacağını uzatarak: “Hadi bil! Hadi bil!” diyerek, bağırmış kapının ardında saklandığı yerden.
Bilmiş midir?

Kaynak: Bilmiş midir? - Nadir YILDIRIM

Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz

0

Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz

Tarih, insanoğlunun yeryüzüne ayak bastığı günden bu ana uzanan, duvarlarında bilgi, belge, anılarla doldurulmuş rafların bulunduğu bir tünele benzer. Bu tünelden geçen her şey raflarda yerini alır. Bazıları kara bir yazıyla, bazıları, altın harflerle kazınır. Bir araştırmacı tünelde ilerlerken geriye dönüp baktığında, raflardan bazılarının parıltısı karşısında gözleri kamaşır. Türk-İslam tarihi de göz kamaştıran, tarihin karanlığını aydınlatan anılarla dolu bir tarihtir. Dünya, bu milletin kahramanlıklarıyla daha çok göz kamaştıran bir ışıltıya kavuşmuştur.
Tarihe göz attığımızda; Malazgirt’te, İstanbul’un Fethi’nde, Sakarya’da, Çanakkale’de, İstiklal Savaşı’nda, büyük küçük bütün savaşlarda, bu milletin erkeğini, kadınını, yaşlısını, gencini, her ferdini Azrail ile yan yana, kol kola yürüdüğü anlara şahitlik eder, her safhasında onların ayak izlerini görür, ölümü unuttuklarına şahit oluruz.
15 Temmuz’da mukaddesatına saldırı olduğunu fark ettiren “ölümüne meydanlara” çağıran bir liderin çağrısıyla, terörist tanklara, mermilere, jetlere, helikopterlerle düğüne gidercesine yollara düştüler 15 Temmuz 2016’da da aynı ruhla, ölümü unuttular. Yanlarında yine ölüm meleği vardı.
İhanet çetesine Türk-İslam Tarihi’nin öğretilmediği çok aşikârdı. Onlar, Haçlı ordularının masumiyetini öğreten elebaşlarının yalanlarına aldanmışlardı. Oysa bu millet vatan, bayrak, ezan dendiğinde, ölümü hep unutuyordu.
15 Temmuz gecesi, iki yüz elli ölümün şeb-i arûs olduğuna inanan şehidiyle, binlerce gazisiyle ve milyonlarca şehadete susamış insanını, ölümle korkutarak emellerini gerçekleştirmek isteyen “Alamut” kalesinin lağımlarında hayat bulan, semizleşip güçlenince başkaldıran omurgasız kuduzlar için tarih, tekerrür etti.
Tarih tekerrür ediyordu. Ölümü unutan ruhlarla; silahsız, savunmasız, masum, ellerinde sadece mukaddesatın sembolü, özgürlük ve bağımsızlığın beratı bayraklarla, yollara dökülen milyonlarla tekerrür ediyordu.
O geceye şehadet eden Milletvekilimiz İmran KILIÇ, mesai arkadaşım Oğuz AKGÜNER, diğer Milletvekillerimiz ve danışmanları, TBMM çalışanları ve polislerimizin de aralarında bulunduğu insanlarda da aynı ruhu görmüştüm, o gece “ölüm unutulmuştu.”
Gece boyu konuşmalardan, sohbetlerde hiç biri ölümden bahsetmiyordu. Yine ölümü unutturan değerlerle yan yanaydılar. Düşündükleri tek şey; “Türkiye, Memleket, Vatan, Devlet, Milli İrade, Bağımsızlık ve Bayraktı”, ölümü yine unutmuşlardı.
Bu millet o gece Dünyaya, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce ayrımı yapmaksızın, bağımsızlığın, özgürlüğün, vatan sevdasının, millet sevdasının, lider sevdasının, İslam ve Kur’an aşkıyla, gerektiğinde bin kez daha, şeb-i arûsa koşarak gideceğini gösterdi.
Tarihin o uzun tüneline baktığınızda, gözleri kamaştıran bir “Hilal ve Yıldız” görürseniz bilin ki, o “ölümü unutanların” ruhlarından yansıyan ışıltıdır.
Tüm dünya bilsin ki, BU VATAN, ÖLÜMÜ UNUTANLARIN TOPRAĞIDIR!

Kaynak: Ölümün Unutulduğu Gece, 15 Temmuz - Nadir YILDIRIM

15 Temmuzlar Olmasın (2)

0

15 Temmuzlar Olmasın (2)

Bugünün problemleri dünün çözümlerinden kaynaklanıyorsa ve biz bugünü yaşamamıza neden olan olaylar zincirini biliyorsak, tarih tekerrür etmeyecektir.
Bir makaleler(!) kitapçığında, kurum kültürü oluşturmakla ilgili çok ilginç ve bir o kadar da saçma bir cümle okumuştum. “Okula gidilir, bakılır. Eğer, kurum kültürü yoksa oluşturulur”(!).
Kültür, bir toplumu tarihten bu yana yaşattığı, yeryüzünde diğer toplumlardan farklı kılan, yaşadığı ve yaşattığı, her şeydir. Dünyaya bakış açısını, insanlara yaklaşımını, ticaretini, eğitimini, ahlaki yapısını, inanç tarzını, inancı algılayış biçimini anlatır.Böyle olduğu için de bir yere gidilip, oraya bakılıp, “hadi değiştirelim madem” denemez. Bir kurumda kültürün, filizlenmesi en az on yıldır. Hele bu bir toplum olunca iş asırlarla ifade edilmek zorundadır.
Türkiye 600 yıl süren hâkim bir kültüre iken Viyana kapılarından aldığı yenilgiden bu yana değişim sürecine girmiş bir toplum. O gündür bu gündür savrulmuş elmasın parçaları gibi yeniden araya gelmek için sağda solda, doğuda batıda, kuzeyde güneyde yeniden bir arada ve yol arayıp duruyor.Dünyanın gidişatına bakıldığında, bu milletin yeniden “Medeniyet” kurma iddiasını gerçekleştirmesinin zorunlu kılıyor. Bu milletin kaderi bu. Ancak, Hz. Mevlana’nın dediği gibi “Kader Gayrete Aşık”.
“Medeniyet” kurmak, kültür oluşturmaktan çok daha öte bir iddia. Üstün kültürler doğurabilecek, ilmî, fikrî, ahlakî, insanî, iktisadî, siyasî alanlarda örnek olunabilecek, sanat ve kültür alanında parmakla gösterilecek ruh haline sahip insan kaynaklarına sahip olma iddiası.
Nitelikli ve donanımlı karakterli her biri “Medeniyet Mefkûresiyle pişmiş, ecdadın her an tattığı “Kızıl Elma” ile hemhal edilmiş, eğitim farkıyla, sayısal farkıyla, azim farkıyla dünyaya fark atan, medeniyet mefkûresine tohum olacak “insan gibi insan”, yetiştirecek sisteme sahip olmak gerekiyor. Çünkü medeniyet tohumlarının çiçek açması, onlarca, yüzlerce yıl sürebilir.
Sağlam işinin ehli bir çiftçi gibi toprağı iyi hazırlamak, ayrık otlarından ayıklamak, sürmek, gübrelemek, sulamak, tohumlara sahip çıkmak, kargalara, çakallara yem etmemek gerekiyor.
15 Temmuz’da ihanette rolü alanlar, bu toprakların dün bakımsız bırakılmasını fırsat bilen zehirli ayrık otlarıdır. Genleri bozulmuş, değiştirilmiş, zehirlenmiş kanserli tohumları, Medeniyet tohumlarını çürüten, parazit, hastalıklı, zayıf çürümüş süprüntülerdir.Anadolu medeniyetlerin vatanı, insanı, burada yetişen nadide bir tohum. Öyleyse, bu topraklara sahip çıkmak sorumluluğu, burayı bize vatan yapan ecdadın torunları olan bizde, sorumluluğun yükü de siyasilerin, yöneticilerin ve eğitimcilerin omuzunda. Siyasilerin, milli ve yerli ruha sadakat yeminiyle yola çıkıp, evrensel ve vizyoner bir bakış açısıyla, iradeli, adaletli, hak ve hukuk konusunda titiz, dürüst, ilkeli duruşlarıyla örnek liderlerle bir arada bulunmaları elzemdir.
Yöneticilerin, işinin ehli ve sevdalısı, vefalısı, sistem kurucu ufuk sahibi, emanete ehli, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunun farkında, ülkeye adanmış mesai anlayışıyla, profesyonel bir usta ve sanatkâr ruhuyla donatılmış olmaları zorunlu.
Eğitimcilerin elindeki tohumun çiçek açması derdiyle mütefekkir, dünü, bugünü ve yarını bilecek ve öğretecek kadar araştırmacı, bir anne baba özeniyle gençlere yaklaşan, ilim ve irfan aşığı, mesleğinde parmakla gösterilecek azimde, hem kendini hem yavrularını besleyen bir anne kadar müşfik, bir baba kadar merhametli ve dirayetli, ilim beşikten mezara kadardır ilkesiyle hemhal olması şart.
Dünün sistemsiz, koordinasyondan uzak, vesayetin mutlu hayatı için başıboş bırakılmış alanlarının tamamının iyi planlanmış, sistemli, her alanı kurumsal, ileriyi gören projektörlerle desteklenmiş bir şekilde yeniden ele alınması da farz.
Bu şartların ve farz olanların yerine getirilmesi için gereken yol haritasını aramak için çok uzağa gitmemize gerek yok.
Övündüğümüz “ruhla” yeniden bir araya gelerek, yeni teknik, metot, araç gereç, söylem geliştirmemizle, yeni olanla barıştırarak, medeniyetlere ev sahipliği yapan Anadolu insanını kültürel değerlerini, felsefesini, hikmetini anlamaya çalışmamızla mümkün.
Yitiğimiz olan bilim dünyamızın prensiplerinin yeniden ele alınarak, bunları anlayacak ve anlatacak milli karakterli, evrensel söylemlere ve akla sahip bilim adamları, ilim erbabı, sanatçı, zanaatkâr yetiştirmekle mümkün.
Müslüman olduğunu iddia eden her müminin Müslüman olabilmesi için de işinde, ticaretinde, muamelesinde, özünde, sözünde hak ve hukuk prensiplerine riayeti şart.
15 Temmuz bu toplumun manevi şahsiyetinde meydana çatlaklardan zamanla sızan suistimal tohumlarının, ihanet ateşine dönüştüğü gecedir. Bu tohumların sızdığı çatlakların kapatılıp, etkisinden kurtulmaya çalıştığımız bu günlerde eğer hala, atamalarda, sınavlarda, mülakatlarda, ihalelerde, ticarette, her ne sebeple olursa olsun, başkasının hakkını geriye, kendimizi ve yakınımızı öne çıkaracak yollara başvuruyor isek bu çatlak hala kapanmamış demektir.Ülke menfaatini kendi menfaatimizden geride tutuyor, adam kayırmacılıkla iş kotarmaya çalışıyor, teraziyi eğri tutuyor, işimize hile, yalan katıyor, emrolunduğumuz gibi dosdoğru davranmıyorsak çatlaklardan hala sızıntı var demektir.Bütün bu çatlakları büsbütün kapatılmasının mümkün olmadığı gerçeğini de biliyoruz, ancak bugüne kadar yaşanan tarihimizde onlarca, yüzlerce örneğini gördüğümüz bu çukurlara tekrar düşmemek konusunda milletçe, fert fert, kurum kurum bilinçli hareket etmek zorundayız.
Hangi sebeple olursa olsun bu ülkeye yapılacak her taarruzun içeriden ya da dışarıdan gelecek her tür suikastın karşısında birlik ve dirlik içinde karşı koyacağını gösterdik. Hikmetin gereği olsa gerek Allah, 15 Temmuz’da, bir şerden bin hayır yaratmış, kâinat ilahlığı iddiasında bulunan soytarıyı ve kuklalarını alaşağı etmiş, beddualarını yüzlerine paçavra gibi çarpmıştır.
Liderimizin, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ölümüne! Ölümüne!” çağrısıyla din, dil, ırk, siyasi düşünce kaygısına düşmeden, vatanın bağımsızlığı ve millet iradesine karşı yapılmış suikastı durdurmak için sokaklara dökülen milyonlarca Anadolu insanı arasından şehadet mertebesine yükselmiş şehitlerimiz ve gazilik şerefine nail olmuş kahramanlarımız, vatana sadakatin izzet, ihanetin zillet olduğunu göstermiştir.
15 Temmuz gecesi Gazi Meclis bombalar altındayken “Milli Egemenliğin” dimdik ayakta durduğunu göstermek için oraya ulaşabilen Milletvekillerimiz ve danışmanlarıyla birlikteyken, bir kez daha anladım ki,
Bu millet için “Medeniyet Mefkûresi” zorunlu ve bu milletin çocukları hala asil, onurlu ve omurgalı.
Cevabına kafa yorulması gereken asıl soru: İblisin kardeşi “talamut” aklının, kendisine secde edecek “FETANİST” müritleri nereden ve nasıl bulduğu?

Kaynak: 15 Temmuzlar Olmasın (2) - Nadir YILDIRIM

15 Temmuz Neden Oldu? (1)

0

15 Temmuz Neden Oldu? (1)

Ne ekersen onu biçersin”, “Tarih tekerrürden ibaretse tekerrür ettirmeyindiyerek uyaran ecdat, “bugünün problemleri dünün çözümlerinden kaynaklanır[1] prensibini ileri süren uzman. Hepsi de aynı şeyi söyler.
Ve biz, hiçbir tohumun, kendine uygun zemin bulmadan filiz vermeyeceğini, yeşeremeyeceğini, dal budak olup, kök salmayacağını da biliyoruz.
Peki bu şehit yadigarı topraklarda, bu ihanet tohumu nasıl yetişti?
15 Temmuz’un bir sonuç olduğunu hepimiz biliyor ve meydana gelen olayların anlamsızlığı üzerinde fikir yürütüp, nasıl böyle bir durumla karşı karşıya kaldığımızı tartışıyoruz. Bu örgütlerin uluslararası boyutu, illegal örgütlerle ilişkileri, gayr-ı meşru yapılanmasının istihbarî, adlî, idarî boyutuyla çok yönlü bir ağa sahip oldukları ortada. Paralel İhanet Çetesi FETÖ’nün, kendisine tabi olanları, hem dünyaya hem de cennete açılana kapıları açtığına inandırdığı maymuncuk anahtarı vaadinde bulunarak, bir işgal planına alet oldukları çok açık.
İhanet filmini geri sarıp izlediğimizde, örgütün, ihanet planında kullanmak üzere küçük bir esnafın çok kısa zamanda zengin bir tüccara dönüştürdüğünü, alt düzey bir memuru, ışık hızıyla geçilen kariyer basamaklarını atlatarak, üst düzey bir bürokrata çevirdiğini, bir öğrencinin önünde bulduğu cevap anahtarlarıyla girdiği sınavlarda, puanlarla şişirilerek, “hizmet paketine” reklam malzemesi olarak hazırlandığına şahit olduk.
Yıllarca kültürel refleksleri felç edilmiş, yozlaşmış ahlaki zeminde onursuzluğu onur, hak-hukuk gaspını mesleki başarı, eğitimin sözde hizmet köleleri haline getirildiği, mankurt akılların, başarı öykülerinde yer aldıklarını, rolünü “ulvi” bir amaç uğruna yaptığına inandırılanlar, kendisine verilenlerin diyetini ödeme zamanı geldiğinde de ödediğini izledik. Oysa bu milletin tüm bunlara dur diyebilecek, siyasi, idari, dini ve ahlaki yapısının omurgasında hayati öneme sahip ve iyi kötü herkes tarafından açıkça anlaşılan, farklı kavramlar tanımlansa da şöyle yada böyle üzerinde hassas davranılan referans değerleri var: İşi ehline vermek (liyakat), kul hakkını gözetmek, helale yakın, harama uzak olmak, güzel ahlaklı olmak, ikiyüzlü olmamak, iftira etmemek, koğuculuk yapmamak, takiyye yapmamak, yalan söylememek, aldatmamak, vatana, millete, devletine bağlılık, sadakat ve güven, emanete hıyanet etmemek, adaletli olmak…FETÖ ve benzer ahlâka sahip olanlarca, her biri, tek tek, kılıfına uydurularak, bozuldu, yozlaştırıldı, çiğnendi. Dünya menfaati altın tabakta sunuldu, benlikler de şeytana şakirt oldu. Makam ve mevkilere gelmesi için pazarlanan zayıf karakterli şahsiyetler, liyakatin esas alındığı bir sistemde asla ulaşamayacakları statülere gelirken bu ilkeleri görmezden geldi. Küçük hesapları ve çıkarları uğruna, gerektiğinde kendilerine tevdi edilecek illegal görevi hiç düşünmeden yerine getirdiler. Hak olanı sahibine vermek, kazanç kapısı hulle ile hileli bir ibadete dönüştürüldü. Rüşvete himmet maskesi takarak kul hakkını hesaba katmayanlar, hakkı olmayana el uzattılar. Kolay ve çabuk kazanmanın sevinciyle kendilerine bu kapıları açan şeytanın maymuncuk anahtarlarının şıngırtısını takip edip, cehenneme giden bütün kapılardan koşarak geçtiler. İş isteyenden, memur olmak isteyene varıncaya kadar, sınav soruları ve cevaplar kendilerine sunulduğunda, bunun yüzbinlerce insanın hakkına girmek olduğunu düşünmeden, sadece görev alabilmek için, torpillenmiş işlere yerleşerek, %’ bilmem kaç kuruşluk zehirli yeme balıklama atladılar. Kendilerinden olmayanları aforoz eden zihniyetin, engizisyon mahkemesinin savcısı, hâkimi olup, infaz kararına ortak oldular. “Tanrıdan rol çaldılar”.
İslami ve insani kardeşlik ölçülerini, örgüte yakınlık ve yayınlarına, “abonelik” sayılarıyla ölçtüler.
Sahte dostluklarla, insani ilişkileri kullanılıp, devletin ve millet aleyhine “hoca/efendi/imam/abi/abla” kisvesiyle pazara çıkan çığırtkanların talimatlarıyla hareket edip onları “resul” makamında gördüler. Allah ile aldattılar. Allah ismini duyduğunda mahcubiyet içinde olan milyonlarca insana, iblise parmak ısırtacak tuzaklar kurdular.
Sözde çocuklarına daha iyi bir gelecek sunmak isteyen anne babalar, sahte düşük ayar “altın nesil” yaldızlı çocuklarının, sinsi bir planın yıldız kadrosunda yer alması için, imalathanelerinde “ramat” oldular. Örgütün çakma altın nesil hâkimleri, düzmece adalet kararları ile Devlete “güveni” “hukuku” ve “adalete” saygıyı parçaladı.
15 Temmuz gecesi, şeytana ruhunu satanların, diyetlerini verme, borçlarından geriye kalanı ödeme gecesiydi...
FETÖ ve benzeri yapılar, ahlaki olarak kendilerine benzeyen, kültürel olarak çok da ayrı olmayan, ihanet ahlakına eğilimli, ilkesel olarak zayıf, milli ruhtan yoksun, her siyasi kesimden bireylerle işbirliği yapmıştır.
FETÖ sadece bir örgüt değil bir ahlaksızlığın, kokuşmuş karakterin, omurgasız kişiliğin adıdır. Eğer uygun zemin bulurlarsa, parazitli kanser hücresi gibi önce bünyeye parazit olacak, sonra kendine yaşam alanı bulacak daha sonra da bünyeyi ele geçirmek için her yolu mübah kılıp ihaneti için kullanacak, kullanılmaya müsait hale getirecektir.
Unutmamak lazım ki Habil’de Kabil’de Adem’in çocuklarıydı.
Darbe de terör de milli ve insani iradenin tecelli ettiği yer olan devlet iradesini vesayetle yönetmeyi amaçlayan alçak bir girişimdir. Bu iki alçaklık, 15 Temmuz gecesini planlayan süfli ruhun emelleriyle karşılaştırınca, terörün sokak kavgası, darbenin asker hezeyanı kaldığı görülür.
Toprağı vatan, kalabalığı millet, kabileyi devlet yapan ruh, tarihin derinliklerinden gelen kültürel değerleri temel alan kurumsal yapıların bağımsız ve egemen bir irade ile yönetilebilme iradesidir. Bu irâdenin (Devlet) bekâsı, uğrunda şehadeti göze alan, birbirine güvenen, yüreği ve bileği, ebedi birbirine bağlanmış insanların varlığına bağlıdır.
Bir gece düşünün ki mel’un bir iblisin çakallarını salıverdiği, domuzlarını üzerinize kusturduğu, akrepleriyle göz bebeklerinizi oymaya kalkıştığı, Allah’ın adını maske yaparak, emeğinden, ekmeğinde, zekâtından, sadakasından, umutlarından beslendikleri, şehit kanıyla yoğrulmuş toprağı ve sahiplerini yüreğinden hançerlemeye kalkışan, omurgasızların, beddua ayinleriyle, Alamut çukurundan başkaldırmaya çalıştıkları bir gece…
15 Temmuz’da meydana gelen şey, ihanet kelimesinin “masum” kaldığı, “21. Yüzyıl haşhaşilerince” sahneye konulan, topyekûn Türk Milletini ve İslam Dünyasını hedef alan, paranoyak bir ednânın suikast teşebbüsüdür.
Bu suikast, kültürel değerlerimizin omurgası İslam, bütün unsurlarıyla; Peygamber, Kur’an, hizmet, himmet, cemaat, hoca, imam, sadaka, şehadet ve bunların üzerinde yükselen diğer sosyal yapılar, tahrip edilerek, siyasal, sosyal, ekonomik yapının, can damarı “güven” parçalanmak istenmiştir.
Devletin savunma unsurları, ordu ve emniyet yaralanmış, peygamber ocağı kirletilmiş sınırlar ihlal edilmiş, risâlet mihrabının sembolü olan öğretmenlik, eğitim kurumları aşağılanmış sınıflar kirletilmiş, kirli emeller uğruna bütün gençlik ve geleceğin teminatı olan çocuklar kullanılmış, gençlerin masum zihin bahçesine ihânet tohumları ekilerek, bataklığa dönüştürülmek istenmiştir.
Aile kurumu, süfli emeller uğruna ve pazarlanarak, “katalog evlilikleriyle”, “Türk kadını” yozlaştırılarak militanlaştırılmaya çalışılmış, adalet algısı tarumar edilerek, hukuk ve yerle bir edilmiş, ihaneti meşrulaştırılmak için hâkim cellatlar görevlendirilmiştir.
Kurum ve kuruluşlara, kanserli hücreler gibi hastalıklı kişiler yerleştirilerek, bunların mahremiyeti, dış mihrakların koynunda geceleyebilmek adına şeytani oyunlarla, takas edilmeye çalışılmıştır.

Kaynak: 15 Temmuz Neden Oldu? (1) - Nadir YILDIRIM