Farkındalı Çaresizlik

Farkındalı Çaresizlik

Hadi bir oyun oynayalım.
Masamızda büyük bir tablonun, irili ufaklı bölümlere ayrılmış parçaları var. Karşımızdaki duvarda da bu parçaları birleştirdiğimizde ulaşacağımız büyük resim. Masanın bir yanında bu tabloyu yapan ressamın hazırladığı bir kılavuz, kitapçık, daha önce bu oyunu oynamış olanların hatıraları ve notlarının bulunduğu defterler ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı öğreteceğini iddia eden başka oyuncular var.
Akıllı bir oyuncu sizce ne yapar?
İnsan hayatının büyük bir bölümünü, kendisine daha başlangıçta bir bütün olarak lütfedilen büyük resmi, parçalayıp, küçük parçalar haline getirip sonra bu parçalardan hareket ederek yeniden o başlangıçtaki büyük resme ulaşmaya çalışarak geçirir. Çünkü çok erken bir çağdan başlayarak sorunları parçalara ayırmaya, dünyayı bölümlemeye alıştırılırız. Görünüşte bu, karmaşık ödevler ve konularla daha kolay baş edilmesini sağlar, ama bunun için eylemlerimizin sonuçlarını göremez hale geldiğimiz, parça bütün ilişkisini kaybettiğimiz ve büyük resimde açıkça bize ulaştırılmaya çalışılan mesajı anlayamadığımız gizli, anormal, ağır bir bedel öderiz; daha büyük bir bütüne bağlantı duygumuzu kaybederiz.  Bu, kırık bir aynanın parçalarını yeniden bir araya getirerek, gerçek görüntüye ulaşma çabasıdır ve boşunadır. Zaten bir süre sonra bütünü görmeye çalışmaktan hepten vazgeçeriz.[1]
Bir nesnenin, bir olayın, bir yerin, bir insanın, bir toplumun, bir olayın sadece bir yönüne ait bilgiye ulaşarak onun ne olduğunu tahmin etmek, buradan hareket ederek bir yargıya ulaşmak alıştırıldığımız ve eğitildiğimizi gibi parçalardan hareket ederek “büyük resmi” görme çabamıza bir örnektir. Küçük ölçekli durumlarda başarı mümkün olsa da ölçek büyüdükçe bu çaba biraz önce ifade edilen kırık aynalardan gerçek yansımaya ulaşma çabası gibidir ve beyhudedir.
Alışageldiğimiz şekliyle zihnimize küçük yaşlardan itibaren yerleştirilen, referans olan çok şey var. Atasözleri, özdeyişler, okutulan/okunan kitaplar, izlediğimiz filmler, diziler, reklamlar, dini, ahlaki öğretiler, ilkeler, sosyal kurallar, komşu muhabbetleri, akran paylaşımları, iş yeri dedikoduları, kulağımıza fısıldanan nereden geldiğini bilmediğimiz onlarca küçük parçacık, büyük resim hakkında hüküm vermemize ve bu yönde tutum ve davranış geliştirmemize, hatta bir ideolojinin savunucusu olmamıza neden olur.
“İlim beşikten mezara kadardır”.  Sürekli öğrenir ve sürekli yeni bir fikir üretiriz. Aileden başlayarak devam eden belki üniversite sıralarından sonra çalışma hayatımızda geçen uzun bir süre, bize dünyayı algılamamızı ve görmemizi sağlayan bir dizi numaralı gözlüklerle hayatı görmeye çalışırsınız. Bunlar hepten yanlış ya da hepten doğru olmasa da görebildiğimiz her ne ise onunla da yaşamaya alışır, belki de bu alışkanlıklarımızla da gömülürüz.
Komedyen Cem Yılmaz’ın bir parodisi bu durumu anlatan güzel örneklerden biridir: TV programlarında sunucunun, çocuklara bir oyuncağın nasıl yapıldığını göstermek için gereken malzemeleri sıralayıp, nasıl yapılacağını öğretmesini bekleyen izleyicisine, “gerçi burada yapılmışı var” diyerek, bitmiş, tamamlanmış bir oyuncağı göstermesi gibidir bu. Burada insanın durumu da, o oyuncağı yapmak için malzemeleri heyecanla hazırlayan, ekran karşısında “yapılmış hazır” oyuncağı görerek şaşkın şaşkın ekran başında apışıp kalan çocuk gibidir.
Oyun odasına dönecek olursak, masanın etrafında, siz daha elinizdeki parçanın ne o olduğunu anlayamadan, “düşünmeye ve araştırmaya gerek yok, ben senin yerine düşündüm, buldum, burada bulunmuşu ve düşünülmüşü var” diyenlerle doludur.
Aslında buraya kadar bir sorun yok. “zaten yapılmış ve yaşanmışı”  kabul ederseniz sorun yaşamazsınız. Çünkü çevrenizdeki hemen herkes bu durumda sizin gibi aynı “resmi” görmemizi sağlayan yine başkalarının lütfettiği aynı renkli numaralı gözlükleri kullanmaktadır. Asıl sorun, sizin,  “gerçekten dokunduğum, gördüğüm, duyduğum şey, bana söylenen şey midir?”, “Bana öğretilen şey gerçekten öğretildiği gibi midir?”, “Bana olduğu söylenen olay, gerçekten böyle mi olmuştur?” sorusunu, sormanızla başlar.
Bundan sonrası eğer vazgeçmezseniz, parçalanmış büyük resim, sizin için yavaş yavaş bir araya gelmeye ve büyük resim oluşmaya başlar. Artık olaylar sizin için tek boyutlu olmaktan çıkarak, düşünce yeteneğinize, doğruyu bulma azminize, araştırma çabanıza bağlı olarak onlarca, yüzlerce boyutla görünmeye başlar.
Belki bunun sonucunda varacağınız nokta başlangıçta ilk gördüğünüz şeydir belki de görünenin ötesinde daha farklı bir güzelliktir. Sonuçta bu, sizin araştırmalarınızın, merakınızın, kontrollerinizin ve öğrenme emeğinizin sonrasında ulaştığınız boyuttur.
Peki,  büyük resmi görmek bize ne sağlar?
Öncelikle, olan biten her şey karşısında önyargıdan uzak, gerçekçi, aklın ve duyguların kabul ettiği bir gerçekliğe ulaşmamızı sağlar. Siyasi, iktisadi, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, dini, kültürel, ahlaki olarak insanlara ve hayata karşı bakışımıza derinlik kazandırır. Günümüzde özellikle ülkemizde sık sık karşımıza çıkan yalan yanlış algı operasyonlarına kanmadan gerçekleri bütün olarak görmemizi sağlar. Bir haber manşetinden hareketle toplumu yargılamadan doğruyu, yanlışı öğrenmemizi sağlar. “Hepçilik” ya da “hiççilik” tuzağına düşmeden, eğitimde merakı, öğrenmeyi, gerçeğe ulaşma hazzını, “dünyanın” bir harita gibi göründüğü yerden, görmemizi olan biten her şey ve hakkında fikir sahibi olmamız sağlar. Daha da önemlisi, ilmi olarak, araştırmaya ve bilimsel ilkelerle, düşüncemizi olgunlaştırır, felsefi olarak hayatı, insan kıvamında “hikmeti” anlayarak, insanca yaşamamızı ve yaşatmamızı sağlar.
Tüm bunlar, insanlığın çağlar boyunca kültürel değerlerinin, tecrübelerinin, sorunlara karşı bulduğu çözüm yollarının yok sayılması değil, aksine “iki günü eşit olan ziyandadır” düsturunda gösterildiği gibi, insani kazanımların üzerine bir o kadar daha katkı sağlamaktır. Her saati, her günü, her yılı, her çağı diğerinden farklı kılmaktır. Mirasyedi tembelliğinden kurtulup düşünmek, akletmek, hakkın ve hakikatin bulunmasına, anlaşılmasına, yaşanmasına, araştırılmasına emek vererek, helalinden ve değerinden, insanlığa katma değer sağlamaktır.
İnsanı ve insanlığı sarıp sarmalayan zaman tünelinde karşımıza çıkan, soyut-somut, mikro-makro parçalar hakkında bilgi sahibi olmak ilm’el yakîne, bunlar arasındaki bütün parça ilişkisini kavrayarak, büyük resmin varlığına şahit olacak tecrübeye sahip olmak ayn’el yakîne, tüm bunların evrensel gerçeklikte, büyük resmin var oluş nedenini hikmetleriyle kavramak hakk’el yakine ulaştırır ki, insan tadında yaşamak, insanca yaşatmak için ulaşılması gereken de bu olsa gerek. Bu da ancak, eğitim sisteminin merakı, araştırmayı, öğrenmeyi, düşünmeyi, felsefeyi, tefekkürü, hikmeti ve hakikati yakalayan bireylerin yetişmesini sağlayacak sistemin kurgulanmasıyla, zihnimize yerleştirilen, bütünü yakalamamıza engel olan bilgi parçacıklarının bütünün bir parçası olduğunu kavratmasıyla, beşer düzeyinden insan düzeyine yükselişin yollarını gösteren, dikte etmeyen prensiplerle donatılmasıyla mümkün olsa gerek. Yoksa insanlık bir fili tanımlayamayacak kadar kör, sahip olduğu salt bilgide ısrarcı, inatçı ve ben merkezli bir canlı olmanın ötesine geçemeyecek.
Söylenenlerin hiç dokunmadığımız, kültürel referanslarımız arasında ”kal’da kalmış, tozlanmış bir “hâl durum” olması da ayrıca trajikomik bir durum: İlm’el Yakin, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olma hali.
Ve ne yazık ki “İslam Dünyasının” dilemması, bu halin çok ötesine, savrulmuşluk, savurulmuşluk, öğretilmiş ve öğrenilmiş, farkındalı çaresizliktir.

 
[1] Peter M. Senge, Beşinci Disiplin, YKY Yayınları, 2013.

Kaynak: Farkındalı Çaresizlik - Nadir YILDIRIM

Benzer Yazılar

Yorumunuz için teşekkür ederim. Denetlendikten sonra yayınlanacaktır. EmoticonEmoticon