Sahildeki Gazeteler

0

Sahildeki Gazeteler

Hakkıyla yapana, her işin bir zorluğu, bir güzelliği var da gazetecilik, bir başka güzel, bir başka zor; her şeyi duymak, görmek ve her şeyi duyurmak göstermek de zor. Her gördüğünü görmemek ve her duyduğunu duymamak daha da zor.
İnternetin icadından sonra artan sanal gazetelerin raf ömrü, çoğu zaman gün bile değil. Basılı olanının ömrü birkaç bardak çay kadar birkaç yudumluk. Kelebeğin ömründen daha az, birkaç saatlik.
Televizyon mu? O işin süpermeni. Haddine mi düşmüş gazeteler onunla aynı meydanda güreş tutsun. Konumuz dışında.
Bir cümleyi geçmeyen haber başlığı ve yanındaki görsel yeterli, şu koskoca dünyada olup biten karmaşık hayatı anlamak için, internetin icadından sonra okuyucunun dünyası da bir başka.
Ne yazık ki çarpıcı bir başlığın, etkili bir fotoğrafın ezici galibiyeti, ölümün sırrını yazsa da okunmayan köşe yazılarının dramatik mağlubiyeti.
Ortaokul yıllarında bir gazetenin nasıl hazırlandığı gördüğüm anı hiç unutamıyorum. Siyah boyalar, burcu burcu kokan kâğıtlar, dev gibi görünen baskı makinaları. Başında bir adam, elinde kurşun harfler. El emeği göz nuru dizgiler ve emeğin, alın terinin kokusuyla dağıtılan, ruhu olan gazeteler.İnsanlar daha çok okuyorlardı sanki. Belki emeğe saygılarından, belki bilgiye ve habere açlıklarından, belki de meraktan. Gazeteci denilince, şöyle bir bakışımız vardı, hayran hayran.
Nostaljiyi bir yana bırakacak olursak, yerel gazeteler, ulusal gazetelerden daha farklı bir akrabalık bağına sahip okurlarıyla. Hele ona bir de memleketinizden uzakta iken rastlarsınız, gurbet ellerde hemşerinizi görmüş gibi sevinirsiniz. Sevinirsiniz ama onların dertlerini de görür, satır aralarında okursunuz.
Elinize bir gazete aldığınızda ya da bir tıkla sayfalara ulaşabildiğiniz, internet gazetelerine baktığınızda bunların hangi zorluklarla ayakta kaldığını, memleketlisine birkaç haberi ulaştırmak nelere katlandıklarını, birkaç fikri aktarabilmek için hangi sorunlarla karşılaştıklarını, ne kadar zaman harcadıkların ve bütün bunların karşılığında ne beklediklerini hiç düşünüz mü? Ben söyleyeyim: Sadece okunmak ve sosyal ağ sayfalarındaki beğeni yaptığımız o çiçek böcek, yemek paylaşımlarına karşı gösterdiğiniz ilginin yarısı! Yaptığımız o güzel yorumlardan, haberlerinin, yazılarının altına yazılmış birkaç kelime.
Öğrencilere sürekli söylediğim bir şey vardı: “Öğretmenlerinizi sağmalısınız. Onların bilgilerini, sorularınızla, sınıfta tartışmalarla sizlere vermesini sağlamalısınız. Bir öğretmenin sınıfta en çok hoşuna giden şey, öğrencilerin sormak ve konuşmak için havaya kalkan parmaklarıdır”. Sanatçılar sahnede alkış aldıkça, sanatlarını daha güzel icra etmenin yollarını ararlar. Yazarlar, kitapları okundukça daha güzeli yazmak için çaba gösterirler. Gazeteler de farklı değil. Onlar, haberlerin altında yazılan yorumlardan, sorulardan, eleştirilerden, katkılardan beslenir ve nefes alır. Özellikle internet gazetelerinin
Gazeteler ne kadar çok ilgi görüre o kadar ekonomik bağımsızlığa, mesleki prensiplerine ve mesleki etik ilkelere daha sağlam bir duruşla yaklaşmış demektir. Doğru haber, gerçekçi yorumlar, doyurucu içerik, kaliteli yazılara doğru bir adım daha yakınlaşmış demektir. Çünkü “Marifet, iltifata tabidir. İltifatsız marifet zayidir” derler. Bu iltifatın anlamı, “şakşakçılık” değil, ilgi ve alaka göstermektir.
Gazetenin içeriğine gazeteciyi okuyucu yönlendirir. Bu aynı zamanda otokontrolü de sağlar. Gazeteye bir duruş ve karakter kazandırır. Gazeteciye de işini daha profesyonel yapmaya teşvik eder.
Sahile vurmuş binlerce denizyıldızının içinden ulaşabildiği birkaç denizyıldızını kurtarmaya çalışan sahildeki çocuğa “Binlerce denizyıldızı var. Hangi birini kurtaracaksın, birinin kurtulması ne fark edecek?” diye sorana, elinde tuttuğu bir denizyıldızını hayata kavuştururken “Belki binlercesi için bir şey fark etmeyecek. Ama bunun için çok şey fark edecek” cevabındaki “ben yoksam kimse yok” anlayışıyla hareket etmemiz yerinde olacak.
Sonuç olarak belki binlerce takibinde bulunduğumuz sosyal medya takipçilerimiz için yaptığımız yorum, beğeni arasında bu gazetelerimizin sayfalarına girip, birkaç yorum yapmamız, bir kaç soru sormamız takipçilerimizle paylaşmamız, bizim çok zamanımızı almayacak ve bizim için çok şey fark ettirmeyecek. Ama o gazeteler ve gazeteciler için çok şey fark edecek.
Yeri geldiğinde gözümüz, kulağımız, yeri geldiğinde sesimiz olan gazetelerden uzak durmayıp, onları desteklememiz hem onlara hem bizlere hayat verecektir.
Kamuoyuna kör, sağır ve dilsiz kalmadan vatandaşlık görevimizi yerinde getirmemiz konusunda hem bizlere hem de gazetelere, pusula olacaktır.
Unutmayalım ki, gazetelerin ve gazetecilerin ömrü, okuyucuların ona baktıkları an kadardır.
Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Hangisi Dram

0

Hangisi Dram

İslam, bir yönüyle insanlığın tarih boyunca ürettiği ve üreteceği insani tüm güzellikleri kucaklayıcı ve çirkinlikleri reddeden prensiplerle donatılmış bir evrenselliğe sahip. Hal böyle olunca bir Müslümanın da bu evrenselliği temsil noktasında düşünce ve eylem geliştirmesi, bir duruşa sahip olması beklenir.
Bir haber başlığında, “Müslümanlar katlediliyor” ifadesinden yüreği titreyen bir Müslümanın, aynı olayın “İnsanlar katlediliyor” şeklide duyurulması halinde de yüreği titrediğinde, İslami bir duruş sergilemiş olur.
“Bir camiye yapılan bombalı saldırıda …..“ haberi ile, “bir kiliseye yapılan bombalı saldırıda ……. “ haberini, “ibadethaneye yapılan bombalı saldırı …” olarak algıladığında İslami bir duruşa sahip olmuştur.
Dünyanın herhangi bir yerinde çıkan kasırgaya, yangına, depreme karşı, aynı hassasiyetle yaklaşıp, herhangi birine “oh olsun” demeyip üzüldüğünde, İslami bir hassasiyeti göstermiş olur.
Dünyanın herhangi bir yerinde hangi inanca ve dine mensup olursa olsun haksızlığa, hukuksuzluğa, antidemokratik ve gayri insani uygulamaya maruz kalmış olanların yanında ve insanlık adına yapılan her güzel işin ardında ve içinde olduğunda İslami bir duruş sergilemiş olur.
Çünkü İslam için insan, önce insandır. Aksi hali hem insani hem de İslami dramın başladığı andır. Madem İslam Medeniyetinin değerleri evrensel ve insanlığı kapsayıcı, İslami coğrafyanın her bir meridyeninde yaşanan dram nedir?
Çoğu zaman bu dramın faili olarak Batıyı suçlarız. Çünkü Batı, kendi temel değerlerinin gereklerini yerine getiriyor. Kendi Medeniyet iddiasını gerçekleştirmek için “Avrupa halkları, aralarında daha yakın bir birlik oluşturmak için ortak değerlere dayalı barışçı bir geleceği paylaşmaya kararlı.” “Ruhani ve manevi mirasının bilincinde olan Birlik, bölünmez ve evrensel değerler olan insan onuru, özgürlük, eşitlik ve dayanışma değerleri üzerine inşa edilmiş”.
Barışçıl geleceği(!) paylaşmaya kararlı olan Batı’nın, dünyanın her yerinde destekledikleri “kaosun” her hücresinde kararlılık gösterdikleri açık. Bunu da sadece kendi halklarından saydıkları, diğer “insanları” yok saydıkları, özel barışçı ortak değerler uğruna yaptıkları, gelecek dünyada kendileri dışında “insanlığı” görmek istemedikleri aşikâr. Başka türlü hareket etmeleri de düşünülemezdi zaten.
Bir birliğin kendi “Ruhani ve manevi mirasını” bilincinde olmasında daha doğal bir şey olamaz. Olmalılar da. Burada çarpıcı olan “miras” kelimesinin gözden kaçmasıdır. Batı ruhani ve manevi miras olarak tarih boyunca atalarından aldığı temel ilkeler üzerinde hareket etmek zorundadır. Aksi halde kendi tarihine de ihanet etmiş olurdu. Bu mirasın ne olduğunu anlatmak için tarih kitaplarının tamamını buraya aktarmak gerekirdi. Onur, özgürlük eşitlik ve dayanışmanın ilkeleri bu tarihi mirastadır. Bu mirasa diğer medeniyetin çocuklarını ortak edeceğini düşünmek şaşırtıcı değil mi?
Batının oluşturmaya çalıştığı “Özgürlük, güvenlik ve adalet bölgesi” var. Bu bölgede kimler var: Suriye? Irak? Filistin? Gazze? ...... ve insanlık ve İslami dramın yaşandığı diğer coğrafyanın bireyleri mi?
İslami çağrı “Ey İnsanlar” ifadesiyle sadece birkaç coğrafyanın tekelinde olmadığını da ifade eder. Onun evrenselliği ve bütün insanlığı kucakladığı güneş gibi ortada olan bir medeniyettir. Biz mensuplarının da şu sorulara cevap bulması görev olsa gerek:
“Ruhanî ve Manevî” mirasını medeniyet ambalajıyla pazarlayan Batı karşısında, “Rabbani ve Muhammedî Mirası” reddederek meta zincirlerine sarılıp, kölelik fetişizminin ruh halinden medet umanların, yitik malımız ilmi düşünceden yoksunluğa post verenlerle, bu aldığı payeye ses çıkarmayanların hiç mi suçu yok?
İslam coğrafyasında yaşanan sürecin müsebbibinin yalnızca Batı olduğunu düşünmek “düşman dışarıda” anlayışının bir yanılsamasıdır. İslam’ın evrensel değerlerini yerelleştirerek mahallesine, tekkesine, cemaatine mahkûm edip sınır çizen coğrafyanın sakinlerinin hiç mi suçu yok?
Medeniyetinin ruh zenginliğinin tarih kültürünün sadece kabuğuyla ilgilenip, medeniyetin ayak izindeki başarıyla övünüp, kalan mirası tozlu raflara kilitleyenlerin, bunu dünyaya, dünyanın anlayacağı dilde anlatamayanların hiç mi suçu yok?
İslam’ı kavrayamamış, şurada burada bu kimliğinin ardına gizlenip, cihat narası atarak, yapıştırma bayraklar altında Müslüman kardeşine, insanlığa kan kusturup cellatlık yapanlara ses çıkaramayan ahalinin hiç mi suçu yok?
İslam, İnsanlık Medeniyetidir. Yolu uzun yükü ağırdır. Yoldaki her kervandan sorumluluk bekleyen eşsiz bir hazinedir. Tüm ruhları ve akılları doyuracak zengin bir sofradır. Bu hazinenin kapılarında yokluk çeken, bundan bir lokma dahi alamayan, almaya cesaret edemeyen, almak için çaba göstermeyen hazinenin sözde sahiplerinin, hiç mi suçu yok?
Şimdi tekrar tekrar düşünelim; Dram, insani mi, İslami mi?

Kaynak: Hangisi Dram - Nadir YILDIRIM